Féodalité(Kürşad Görgen)


Feodalite kavramını, daha net açıklamak, Avrupada belli başlı feodalite çeşitlerini incelemek ve Şövalyelik kurumunu anlatmak amacı ile, başladığımız bu yazı, okuyucunun eski dönemleri anlamasına yardımcı olacağını umut ediyoruz.

AYRIM I:  Vassallik
Başka bir insanın “vassal”i olmak. Feodalitede bundan daha yaygın olan bir şey yoktu.  Bu bileşke, bireysel biatı ifade etmek için kullanılıyordu.  Bu, her şey için kullanılıyordu. Serf nasıl köy senyörünün “vassal”i ise, köy senyörü de lordun “vassal”i idi.
Karşı karşıya gelmiş iki adam. Birisi hizmet ediyor, diğeri ise şef oluyor. Birinci adam, ikinci adamın ellerinin arasına ellerini koyuyor. Bu hareket, bir diz çökme ile de pekiştiriliyor.  En büyük bağları oluşturan hareketler, işte böyle idi.  Yüzlerce defa anlatılmış ve resimlenmiş bu törenin adı “hommage”dir.  Bu törenden sonra ortaya çıkan üstün adı “senyör” oluyordu. Ast taraf için de çoğunlukla “vassal” denilmektedir. Zamanla bu bağa, Kutsal Kitap üstüne yemin eklendi. Böylece, oluşan bağ bağladığı iki yaşam sürdükçe devam ederdi. Taraflardan biri öldüğü andan itibaren ise çözülürdü. Ancak, vassalite uygulamaları zamanla ırsi hale dönmüştür.  Ama yine de, aynı bağ devam etmiştir. Ölen adamın oğlunun aynı yemini etmesinin pek bir önemi yoktur.  Çünkü tören, yenilenmek zorunda idi. Bunun yanında,  taraflardan ikisinin de rızası gerekiyordu. Fransa’da ırsi vassalitenin resmi hale gelmesi VII. Charles dönemine rastlar.
Bir başkasının vassali olan adam, genelde yardım ve itaat ile yükümlüdür. Ama bu genel yükümler, özelde farklılaşmaktadır. Bunların niteliği, mertebe, yaşam koşulu, para, soy ve benzeri koşullarca değişmektedir. Ancak unutulmamalıdır ki, vassalite her zaman yüksek sınıflar arasında ve her şeyden önce savaşçı niteliğe sahipti. 
AYRIM II: Beneficum ve Precarium


Frank döneminde vassallerin çoğu, yeni efendilerinden sadece koruma beklemekte idi. Aynı zamanda kendilerine yaşamaları için destek de bekliyorlardı. Başlangıçtan itibaren bu ilişkiler, tek kelime ile ekonomiye dayanmaktadır. Şeflerin savaş arkadaşlarına karşı gösterdikleri bu cömertlikler, Karolenj döneminde bir gereklilik gibi ortaya çıkmaktadır. Örneğin at, silah, mücevher gibi bazı hediyelerin sunulması gerekmektedir. Gerçek efendi, vermesini bilendi.
Bu ise, iki tercih bırakıyordu şefin önüne. Ya vassali evinde barındırıp yaşamını sürdürmesini sağlayacaktı, yahut toprak verdikten sonra gelirini ona bırakarak onun elde etmesini sağlayacaktı. Bu ikincisine, Fransızca konuşulan ülkelerde chaser denilmektedir.
Veraseti sınırlayan ve kaldıran  kayıtsız bir bağış eski dönemlerde çoktur. Senyörler, vassal öldükten sonra malın kendilerine dönmesine önem veriyorlardı. Yani, o dönemde vassalite kan bağı ile miras kalmadığı için ırsi bir nitelik kazanmamıştı.
Bu uygulama, Roma İmparatorluğunda son derece gelişmişti. Bu tür sözleşmeler, efendiyi korunana bakmakla yükümlü kılan patronajla alakalıydı. Bu uygulamanın terminolojisi ise ilgi çekicidir. Ya  precarium’dan söz edilir (bağış yapandan kaynaklanan bir dua) ya da beneficum(iyi görev)dan söz edilirdi. Precarium ve Beneficum’un başta birbiri yerine kullanıldığı görülmektedir. Ama precarium zamanla oldukça sınırlı bir kira sözleşmesine dönünce, bu ad sadece geçici yerler için kullanıldı. Beneficum ise daha şerefliydi. Beneficum, senyöre bağlanan vassallerin yaptıklarına karşılık verilen temlikler olarak geçiyordu. 
AYRIM III: Fransız Çeşitliliği


Fransız topraklarının kaderi, Orta Çağdan itibaren ulusal birliğin en güçlü bağlarıyla –şu sözle herhalde ifade edilir: Rhone nehri Durance nehrine kucak açmaktadır, der Mistral- başlangıçta güçlü farkların ayırdığı toplumlar ağını bir araya getirmekten oluşur. 
Akitanya Bölgesi: Touluse, Gaskonya ve Guenne. Özgün ve Frank kurumlarının etkisi çok az hissedilen bu bölgelerde,  bağımlılık ilişkilerinin yayılmasında engeller çıkmıştır. Bu bölgede alleu’ler, bazen küçük köylü işletmeler bazen  de senyörlük biçiminde, sonsuz sayıda gibi görünmektedir. Burada fief kavramı ile çok çabuk çizgilerini kaybetmiştir. Bu bölgelerde her türlü toprak tasarrufu fief olarak adlandırılabilirdi. Bunlar, tümüyle başka adetlerin alanı olan bölgesel toplumların anlamakta güçlük çektiği hukuksal niteliklerdir.
Neustria: Rollon’un İskandinavları, feodal toplumla hiçbir bağları olmamasına karşın bu geleneğe çok çabuk uyum sağladılar. Prensler, bu fethedilen yerlerde hiçbir şekilde feodaliteyi lehlerinde kullanamamışlardı.  Garonne kıyılarında olduğu gibi Normandiya’da da fief kavramı her türlü toprak devrini kapsar hale gelmişti. Yalnız bu, güneyde olduğu gibi olmamıştır. İşte, en önemli kanıt da “vavasseur”ler için getirilen özel kurallardır. Kralın vassalinin vassalini belirten bu ada sahip adamlar, bazen atlı bazen yaya olarak bulunuyorlar,savaşın yanı sıra angarya ile de karışabiliyorlardı. Böylece bu toprakların statüsü, yarı fief yarı bağımlı köylü toprağı olmaktadır.

AYRIM IV: SOYLU SAVAŞ


Ve içim heyecanla dolar,
Sıralarına geçmiş hazır durumda görünce,
Şövalyeleri ve donatılmış atları,
Ve bayılırım izcilerin
Adamları ve atları kaçırmalarına
Ve bayılırım ordunun arkasında görmeye
İnsanların silahlarıyla geldiklerini
Ve kalbim yerinden çıkar
Kuşatılmış sağlam şatoları gördüğümde
Çökük, ve yıkık duvarlarıyla.

Başta alıntıladığımız, gezginci bir ozan ve köy senyörü olan Bertrand de Born, böyle anlatıyor savaş meydanını.  Taze ve neşeli savaşta, soylunun öncelikle zevk aldığı, fiziki gücü açığa çıkaran bir tat vardı.  Destanlar bitmez tükenmez bireysel savaşlarla doludur. Kroniklerde de iyi bir şövalye betimlenirken, onun fiziki özelliklerinde ısrarla durulmaktadır. Bu şövalye “kemikli, kaslı, vücudu münasip ve şerefli yaralarla dolu, omuzları geniş”tir.
Söylemek hemen hemen gereksizdir ki, bunlar sadece iyi bir şövalye olmak için yetmemektedir. Bunun yanında cesaret, ataklık ve benzeri özelliklere sahip olması gerekmektedir.  Gerçek bir şey vardır ki, şövalye sınıfı savaşmasını bilmiştir.
Tehlikeden korkmayan şövalye, savaşta bir başka çekici yan daha bulmaktadır: Can sıkıntısını atan bir ilaç. Çünkü bu insanlar, yaşamlarını koyu bir monotonluk içinde geçirmektedirler. Böylece bir arayış içinde olan kişi, baba toprağı yetmezse heyecanı uzakta arayacaktır. Bu göçebe karakter, Fransızlar arasında daha yaygındır. Bunun nedeni vatanlarının ne İspanya ne de Almanya gibi fetih olanakları sunmamasındandır. Başka bir sebep de büyük ihtimalle Fransız şövalyelerinin diğer hepsinden fazla olmasıydı.  Fresingli Otto bir zaman “fazlasıyla sıkıntılı Norman adamları”ndan söz etmektedir.
Bu gezginci şövalyeler, İspanyanın fethedilmesine ve kurtarılmasına yardım ettiler. Güney İtalya’da Norman devletçikleri kurdular. Birinci Haçlı Seferinden önce Bizans hizmetine girdiler, ve nihayet arzu ettikleri heyecana Kudüse giden yolda kavuştular.
Bunlar, o dönemde çok ayrı dünyaların devletlerine etkileşim kaynağı oldular. Örneğin, Herve adlı bir Francopoule’un(Bizans hizmetine giren Fransız) başına gelenler adeta bir düştür. Herve, 1057 yılında Van Gölü civarında, vatanından binlerce kilometre uzakta esir alınmıştır. 
Bir başkası da bu sıkılgan şövalyelerin bir arada bulunduğunda, anavatanın kan yuvasına döneceği gerçeğidir. Ne var ki onlar fetih alanlarına gitmişler ve anavatan huzura kavuşmuştur. Kronikçiler bunları iyi bilirler  ve her fetihten sonra anavatanın rahat bir nefes aldığını yazıyorlardı.
Hukuksal bir zorunluluk olan savaşa, şövalyenin katılması çoğunlukla şerefine atıf yapılarak olurdu. Savaş, gerçekte o dönemde en iyi gelir kaynağı ve soylu endüstrisi idi.
Vassallerini yanlarına çağırırken, sözleşmeye dayalı baronlar bile cömertlik yapmakta idi.  Vassalin uzaklara gelmesini istediğinde ise bu iki katına çıkmaktadır. Zamanla bu iş için gezginci şövalyeler daha uygun görülmüş, sonunda da bu şövalyelerden başka bir kurum kalmamıştır.
Bertrand de Born kendisini Poitiers kontunun hizmetine sunarken şunları diyordu: Size yardım edebilirim, zaten kolumda kalkanım kafamda zırhım var, ama parasız, nasıl sefere çıkabilirim?
Bu armağanların en çok ihtiyaç uyandıranı şüphesiz ganimetlerdir. Şövalyenin de peşinden koştuğu başka bir şey değildir. Bir örnekte görüldüğü üzere, fidye ve ganimet için adam kaçırmanın ne kadar yaygın olduğunu anlarız. Rousillon ve adamları sadece şato sahiplerini hayatta bırakarak esir ve yaralıları öldürmüşlerdi. Çünkü sadece onlar fidye verebilirdi.
Böylesine bir davranış kalıbına sahip olmak için, kuşkusuz katı bir kalp gerekmekteydi. Orta Çağ savaşı, görüldüğü üzere nazik bir savaş değildir.  Bertrand de Born “ateşsiz ve kansız bir savaş gerçek savaş değildir” der.
Kan dökme eylemi ortaçağda bu kadar yaygınlaştıysa, bunun nedeni yegane gelir kapılarından biri olmasıdır…

Kürşad Görgen

Kaynaklar:
Bloch, Feodal Toplum
Le Goff, Ortaçağ Uygarlığı
Smith, Romadan sonra Avrupa
Richter, Senior
Krawinkel, Feudum
Cambridge Medieval History
Cambridge Savaş tarihi
Oman, The History of the art of  war
Appel, bertrnan von Born

Yorumlar

Bu Haftanın Çok Okunanları

Hayat Mutlu Olunca Güzel (İzel Kaya)

Eşsiz Bir Tablodur Gökyüzü(İzel Kaya)