Kayıtlar

Öğretmenlerimizden etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

90' lar, Ben ve O Şarkı (D. Cesur)

Resim
Daha dün gibi derler ya hani, Öyleymiş sahi. O şarkılar olmasa inanmaz insan bunca yoldan, bu kadar çabuk dönülebileceğine geri. 90’ lı sayılarındaydık bin dokuz yüzlerin ve elimizde yaş on yedi günlükleri… Afilli şeydi büyümek Çocukluğu tatlı bir keyifle teslim ederken mişli geçmiş zamana Kalbimize yeni telaşlar sokuyorduk gizli gizli. Güzel şarkılar karışıyordu damarlarımızdaki deli kana ve platonik aşklar kıvranıyordu karnımızda. 90’ lar mıydı güzel olan yoksa ilk gençliğin peri tozu muydu bilemiyorum . Gökyüzü ve sular daha az kirli, Harçlıkları zor toparlayıp aldığımız kasetlerdeki şarkılar daha az dijital ve daha çok hisliydi. Bugün bile dinlerken gönlümün pembe teline basıyorlarsa eğer yanılıyor olamam değil mi? Ben tam bir Tarkan fanatiğiydim. Herkesin bir idolü vardı ve ben de  onu seçmiştim. O günlerde bağıra bağıra eşlik ettiğim, ayarları bozulmuşçasına dans ettiğim şarkıları  bu...

KAYIP PARÇA (2. Mektup) Derya Cesur

Resim
Gel şimdi seninle Sözün geçmediği bir yerde buluşalım Lal olsun dillerimiz, Susarak anlaşalım. Sen, düşe kalka aldığın yollarda kırılan tırnaklarını, kanayan dizlerini göster Ben, Rüzgara teslim saçlarıma bir gardiyan bulayım. Ah zeytin gözlü Apareka! Göz çukurların acıyorsa eğer bu yaşamak bozgunundan Yaslarsın başını sessizliğime Tozlu yüzünde, tuzlu yaşlardan temiz bir yol çizersin kendine. Asırlık kavgaların ateş altında bıraktığı bakışlarını geride bırak Apareka Benim içim yeterince kurak Son yangının ardından dağılan kuru otlarla sarılı bağrım. Bulabilirsen eğer, Biraz mavi ve erguvan  pembesi al yanına. Fırçamın ucunda son darbelik gelincik kırmızısı kaldı Birlikte süslü bir bahar kondururuz gün doğumuna Ben düne ait aşklarımı da koyarım çantama Yürek çarpıntılarımı, karnımda uçuşan kelebekleri azık yaparım yola. Kızgınlıklarımı, kırgınlıklarımı, düş kırıklıklarımı özenle katlayıp kaldırırım Karanlık çatı...

Apareka'ya İlk Mektup (Derya Cesur)

Resim
Farkında mısın Apareka? Hiçbir şey aynı değil aslında. Ne nehirler benziyor birbirine ne denizler. Renkleri başka, derinlikleri başka, Kıyıları, dalgaları Ve fırtınaları Ve yatakları Ve bağrında hayat bulan canlıları… Ağaç der geçersin Apareka, Yeşili bile aynı değil. Çamı, akasyası, selvisi, Söğüdü, sümbülü, sediri… Yüzlerce Apareka Binlerce belki. Aynı değil gölgesi, Rüzgarda salınırken kulağına dolan sesi Ve daha Apareka Daha nicesi… Tek bir gökyüzü var dersin. Değil. Birazı gündüz, birazı gece. Benim başımın üstünde kurşuni Ve belki senin bulutlarının ardı bebek mavisi. Senin derini yakar güneşi Benim iliklerime işler ayazı Değil Apareka, Gökyüzü bile aynı değil. Yürüdüğümüz toprak yol dersen, Rengi başka, yokuşu başka, kokusu başka. Üstünde bıraktığımız ayak izi başka Yanında boy veren çiçeklerimiz benzemez birbirine. Ya o çiçeklere konan böcekler? Yüzbinlerceler Apareka Ve her biri başka cisimde. Sokakla...

Normallik ve Kimya Üzerine (Derya Cesur)

Resim
Bazen gece dolar insanın göğüs kafesine… Buna benzer bir cümleydi kitaptaki… Ne mümkün sözün melankolisine kaptırmamak kendini…  Hele yazın ilk günü, bir sonbahar kandırmacası ise hava…  Dışarıda hayat sürekli ve bağımsız değişkenleriyle akarken, ve ben bir çorbaya karmaşık bir deney muamelesi yaparken mutfakta, kitabın arka sayfasına biraz kimya bulaştı.  Bunalım, kıskançlık, yer değiştirme isteği…  Elif Şafak-Firarperest… Bir kadın.. Bir eş… Bir anne.. Başarılı bir yazar… Bir gezgin…  Satırların arasında ne çok rastladım kendime ve aynı derecede hayıflandım onları bir başka kadın yazdı diye…  Sözcüklerin dünyası her hayatı kıskanılır yapmaya muktedir.  Ne zordur kendi yarattığın, kendi dilinden konuşturduğun o dünyayı bırakıp da dışarıdaki gürültüye ayak uydurmayı başarmak. .Bizler bile okuyucu olarak bir kitaba sığınırken bulmuyor muyuz kendimizi çoğu zaman…Sözcüklerin içinde bir yaşam kurmuyor muyuz ?...

ORADAKİNE (Derya Cesur)

Resim
İçimi kurutuyor bu ülke biliyor musun? Öyle güneşiyle, susuzluğuyla falan değil üstelik; üzerime yağan sesten çamurlarıyla, yutamadığım, çiğ bir iradenin destursuz salınımlarıyla… Umudumu törpülüyor bu ülke Utanmazlıktan, kabalıktan, hadsizlikten gün be gün kararan yüzüyle. Mutlulukla, huzurla, gururla nefes alma hakkımı edepsizce çalıyor.. Kulaklarım midemi bulandırıyor biliyor musun? Senin duyduklarınla, öbürünün duyup umursamadıklarıyla… Kulaklarım işitmekten esef duyuyor bunca riyayı, bu tilki masallarını. Öyle ki, işini yapmaktan mahcup yangın yerine dönüyor. Gözlerim usanç içinde biliyor musun? Yüzüme bakmayı istemiyor aynalarda. Çatımın altına kadar sokulan çirkinlikleri seyretmekten gömdü ışığını geçmişe. Her duyu organım bir delik açıyor ruhumda. Direnebilmek için sığınaklara koşuyor keyif meleklerim. Okurum ben biliyor musun? Yemek içmek gibi, uyumak gibi, nefes almak gibi okurum. Pek çok güzel şey biriktiririm üs...

O-tuzlu Yıllar (Derya Cesur)

Resim
Önce yalnızca birler hanesi vardı. Ağlamaktı herhangi bir sebepten hayat. Sonra karanlık ve fısıltılı odalarda, sallanan battaniyeler arasında zorlama uykulara dalmaktı. Kolalı jelibonlar, çerezlerden çıkan karton kahramanlardı, İki tekerlekli dosta feda edilen yaralı diz kapaklarıydı. Beyaz yakalı siyah önlüklerle tanıştıktan az biraz sonra onlar hanesine “merhaba” dedik. Renkli ataçlı güzel yazı defterleri, kokulu silgiler ve tebeşir tozlarıydı artık kuşandıklarımız. Teneffüs çıldırmalarına sığdırılan gazoz-simit törenleriydi, Gece uykularına karışan eklem ağrılarımız vardı bir de; büyümenin sancılı bir şey olduğunu ilk kez o vakitler anlamıştık. “Yaş On yedi” günlüklerini dolduran kalp çarpıntılarının taşikardi ile ilgisi yoktu. Her doğum günü, bir tür çocukluğa evlada kutlamasıydı ve bu yüzden yüksek perdeden yayın yapmak en birinci haktı. Mutlulukla karşılandı 20’ler… Üniformanın zulmünü dünde bırakıp, renkli kimliklerimize lütufta bulunabileceğimiz yeni ...

Yaz Sancısı (Derya Cesur)

Resim
Ne çok bekledim uzun kış boyunca güneşin munzurca gözlerimi kamaştıracağı sabahları. Bulutsuz mavilikten sebep, içimi nedensiz bir iyimserliğin sarmasını… Dünyaya koyu renk camların arkasından bakıp, makyajsız yüzümle dahi mutlu kalmayı. Ve… Geldi mevsimlerimin padişahı Üflüyor soluğumuza ateşini kasıla kasıla Kucağında her mevsimin çocuğu, Salınıyor keyf-i muhabbetle. Bende, kıştan emanet bir yılgınlık… toprağımda, dibi görünmez bir yorgunluk… Kazmakla aşınmıyor kürekler, kaldığı sayıdan devam ediyor ölümler, ölüme hiç yaz gelmiyor. Kederini kendine yaren etmiş anne ağıtlarıyla “tabutlar remi geçidi” devam ediyor, bayrak bayrak dağılıyor umutlar, büyükler kendilerine yakışan büyük laflar ederken, küçükler, küçük hayatlarından sessizce uğurlanıyor. Ve… Ve sınırları ihlal ediliyor insanların, Yaşayanların egemenlikleri, kendisi için yaşamayanların ölümlerini çağırıyor Büyük insan aklının ölüm oyuncakları yaz geldi falan demeden bir çocuğun ...

Ağlak Gece Kuşu Sonatı (Derya Cesur)

Resim
03: 25… Kafamda sözcükler darmadağın Ve hiçbiri bir başlangıç yapmaya uygun değil. Kendimi tarif etmekten en nefret ettiğim kimyasındayken beynim Ne yazarsam kıyısından geçerim bir saçmalığın bilemiyorum. Ne seyir ne seyir şimdilerde  nacizane sahnelerim, Bir histerik gülmeler ağlamalar, bir öyle dakikalarca durup bakakalmalar ki tadına doyulmaz, Öyle kendiyle yüzleşmeler, sesini bir tek kendine duyurmalar, Sorular, yanıtsızlıklar, Daha büyük sorular ve daha büyük … Üç noktanın şevkatine sığınmacalar böyle yerli yersiz… Neresine yaslasam ruhumu bir türlü rahat edemediğim bir ülkenin üzerinde, Kendi hayatımın insanlarından an be an soyutlanarak Ve lime lime ederek tüm iyi nedenleri Mümkün müdür  hala bir hayale tutunmak? Saat 04:01… Uykum var, Tuşlara basmak bile… Zor… Bir göz bandı, bir çift kulak tıkacı ve bir puzzle ın sonradan bulunmuş kayıp parçası gibi boşluğa yerleşen o birkaç tümce … “Serçenin ölümünde bile vardır bir...

Kalbin 'Geçmek' Hâli (Derya Cesur)

Olmuyor, Çok kez denedim ama mayamız tutmuyor seninle. Bu bölük pörçük halin bile geçit vermiyor, Sinene çarpıp bin parçaya ayrılıyorum her keresinde. Sen, heyula gibi dikildikçe karşımda Ben, Kucağımda günbegün artan kırgınlıkların ağırlığıyla irtifa kaybediyorum. Bir parçan değil miyim senin ben? Ellerine zorla tutuşturulmuş bir evlatlık gibi şevkat dileniyorum büyüklüğünden. Sense, Gül bahçende kendiliğinden biten yaban dikenine bakar gibi gezdiriyorsun gözlerini üzerimde. Büyüdükçe Kayıp gitmeye başladı gölgen üzerimden. Azaldı sığınacak serinliklerin ya da Etrafımı saran ateş çoğaldı sen bile fark etmeden. Parmak uçlarımdan, saçlarımdan kalbime yürüyen bu yangın hangi denizinde söner? Hangi ağacının gölgesi sırtıma dayanak olur da dik tutabilirim bu aklına küskün başı? Ah benim canım ülkem! Seçmeden doğduğum, Doğdum diye sevdiğim, Benim kalsın diye dövüştüğüm, Uğruna öldüğüm için durmadan övündüğüm Türkiye’m! Yoruldum üzerinde “insan” kalmaktan, bağ...