Kayıtlar

Hikâye etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Vakti Zamanında (Özlem Çaylan)

Hayattaki en önemli şey; ne olursa olsun, ne yaşarsak yaşayalım, hangi karanlık yoldan geçersek geçelim; aydınlık bir yol bulmak kendimize. Bazen de bir defter misali, tertemiz sayfalar açmak önümüze. Düşünüyorum da, başardım bence tertemiz bir sayfa açmayı. Ama başkaları gelip yine kirletti, ne çok zorluklarla açtığım, ne çok değer verdiğim bu temiz sayfayı. Evet, şimdi bugüne dönelim. Bugün benim en önemli günüm, bugün benim doğum günüm. Çevremdeki insanlar benden daha çok mutlu belki de, benim doğum günüm olduğu için. Herkes eğleniyor, herkes dans edip şarkı söylüyor, babam bana benim için aldığı hediyesini veriyor. Fakat benim içimde bir burukluk... Kimsenin anlayamadığı, kimsenin çözemediği bir burukluk var kalbimde. "Annem nasıl anlamaz" diyorum kendi kendime. Anneler her zaman hissetmezler mi çocuklarının nasıl hissettiklerini? Sonra gözlerinin içine bakıyorum ve farkediyorum ki; tıpkı benim gibi, o da unutamıyor yaşadığımız o kötü günü. 20 sene önce bugün ben doğmuş...

Son Hikâye (Eylem Buket Görgülü)

Hayatımın en zor vedasını yaşadığım yorucu günün bitiminde içimi ürperten bu soğuk ve yalnız odada tek başımayım. Çocukluğumun en güzel zamanlarını geçirdiğim,bahçedeki halattan yapılma salıncakta saatlerimi harcadığım ve o içinde her zaman akide şekeri barındıran ahşap dolaplı bu evde ilk kez yorgun bir şekilde yatağıma uzandım. Şimdi içimde 6 yaşındayken dedemin yaptığı uçurtmayı elimden kaçırdığım zamanki gibi azalmayan bir hüzün var. O zaman nasıl baktıysam çaresizce elimden kaçan uçurtmama bugün de o  çaresizlikle  babaannemin gözyaşlarını sildim. Tam 18 yıl sonra ilk kez köye gelmemin sebebi ne uçurtma uçurmak ne salıncağa binmek ne de kiraz ağacının dibinde oturmaktı. Bu sefer hayatımın kahramanı dedemi uğurlamaya gelmiştim.    Dedemle yaşanmışlıklar bizi hep ayrı düşürmüştü. 6 yaşındaydım çoğu şeyi ayırt edemiyordum ama babamın bir hata yaptığı ortadaydı. Apar topar dedemin evinden ayrıldığımız zamanı hiç unutmam. Hayatımda bir o gün bir de bugün gözyaşl...

İnce Kabuklu Veda Yanılsamaları (Hatice Ceren Tırış)

 17 yıldır dostu olan kaldırımlar bile eve dönüş yolunun Haziran sıcağıyla el sıkışmasından mustaripken, içinde bir yerlerde –neresi olduğunu tanımlayamıyordu- çok soğuk şeyler dönüyordu. Yağmura dokunmak için camdan sarkmak gibiydi bu. Sonra annenin hafif telaşa kapılmış kızgın sesi, erken bir kabullenişin ardından gelen kolay bir vazgeçiş, oturup çizgi filmini seyretmeye devam etmen. Başı yerde, çizgilere basmamak için verdiği büyük mücadelenin tek galibi kendisi, yanında eski bir dost ve Haziran sıcağıyla el sıkışmış kaldırımlar.  “Leyla” dedi. Çenesi hizasında kestiği saçları, biraz umutsuzluğa sürüklenen bıkmış gözleri ve nereye koyacağını bir türlü kestiremediği elleriyle beraber “efendim?” dedi genç kız. Çok konuşmadığı gibi az gülerdi. “Sence ne olacak? Yani zaman içinde diyorum. Yollarımız ayrılır mı dersin?” Ayrılmaz de. “Bilmem. Zaman bu.” Zaman. Parmaklarını ne kadar sıkı sıkarsa sıksın hiç tutamadığı, sesini ne kadar yükseltirse yükseltsin bir k...

Bulanık ve Anlamsız Ufkun Öteki Yüzü (Hatice Ceren Tırış)

Geldiğim bu son şehirden öylesine sıkıldım ki, hep aynı renkli olan çatılardan atlayıp ölmek istiyorum ama ne yazık ki ben bir kuşum. Bu çağda kuş olmak insan olmaktan daha zor azizim! Hep uçup, hiç konacak bir yer bulamamak… İyice yaşlandım artık. Gün doğumunu izlemeyi beklerken göçü kaçırmışım. Anlayacağın bu sıkıcı kentin kırmızı çatılarında ölmeye mahkûmum. Oysa hep bulutlara gömülmek istemişimdir. Ama yinede güzel yaşadım azizim, en azından yaşadım. Aşağı bir bakıyorum da, insanlar tüm hayatları boyunca ölüp son günlerinde yaşamaya çalışıyorlar. İçlerinde büyüttükleri o koca hiçlik bilinmezliğe karışırken üstlerinden uçuyorum. Şimdi sana anlatacağım hikâyeyi iyi dinle, zira zaman daralıyor. Titrek bir suyun üzerinde kendimi ilk defa gördüğüm o sabahtan başlayacağım. Henüz çok gençtim. Gece sabaha bürünürken yıldız tozlarını çektiğim ciğerlerim sağlıklı, ılık rüzgârların gezindiği tüylerim canlıydı. Kanat çırpışlarımı hızlandırınca koşar adım oluyordu şehir. Bir 21...

Bir Genç Haykırıyor (Fatma Nur Yıldız)

Çanakkale, mavisi kırmızı ağlayan şehir… Hiç duydunuz mu? Bir asker haykırıyor. Ölmüş güya, bir mermerde adı dahi yazmıyor. Bir yetişkin çocuk, Elinde ölüm korkusundan ağır silah… Bir ak saçlı kahraman, Gözleri savaş meydanı kadar koyu siyah… Sene 1915, bir asker haykırıyor. “Biz, gemilerini toprakta yüzdürmüş kuşağın evlatlarıyız. Ölüm, pişmanlık? Asla! Yine olsa, yine yaparız.” Çanakkale, göklerinden su değil kan yağdıran şehir… Sanki duyuyor gibi üzerinde gezeni, Bir asker haykırıyor. “Toprak nasıl saklar bunca bedeni?” Masa başında, ülkemde ülke kuruyor Düşman evladı. Hani nerede? Toprağının her karışına Yüzlerce şehit vermiş Türk ecdadı. Sene 2015, bir genç haykırıyor. “Biz, bir avuç toprakla devlet kurmuş neslin torunlarıyız. Ölüm, korku? Asla! Yine olsa, Çanakkale, yine destan yazarız.”

İz (Şeyma Kılıç)

                Çaresizliğin sürüklediği bir hayat… Sonu belli bir hikaye …Etrafımda her gün bana acıyla doğrultulan gözler.Yaşadığım kısaca buydu. Benim hikayem hayatınızda en azından bir kere denk geldiğiniz, kanserli bir kızın yaşadıklarını anlatan bir film yada bir hikaye değildi. Benim yaşadığım daha fazlasıydı.Daha acısı.Ve bu bir film değildi, bu kesinlikle gerçekti.Büyük bir üzüntü ve etrafıma topladığım kutularca selpağı ıslatarak izlediğim, sonu iyi bitenler için sevinç çığlıkları kopardığım filmlerden biri değildi bu. Ben bunu yaşıyordum ve acıyı her hücremde doya doya hissediyordum.Hergün beklenen sona bir adım daha yaklaşıyordum.Fiziksel olarak ayakta kalmaya, güçlü olmaya çabalıyordum ama içim, zihnim koca karışık ve çökmüş bir fabrikadan farksızdı.İçimi,zihnimi toparlayamıyordum işte.Beklenen sonu zihnimde çoktan yaşamıştım.Hiçbir şey bana mutluluk vermiyordu artık.Süresi kısa ve sınırlı hayatımda beni mutlu eden tek şey v...

Geçmiş Zamanlar (Hatice Ceren Tırış)

   Gökyüzünün sonsuz mavisinin en derinine saklanan güneş, ne zaman gözyaşlarını dökeceği belli olmayan koyu bulutların arasına bir girip bir çıkıyor; bir yerlere yetişmeye çalışan, başıboş dolaşan, gazete okuyan ya da kahve içen insanların yüzlerini karartıp aydınlatarak zaman geçiriyordu. Bütün bunların arasında, orta yaşlı bir kadın belli bir tempo tutturduğu adımlarını şehrin temiz kaldırımlarında dolaştırıyordu.Cebine soktuğu hafif nasırlı elleri,ev kirası için ayırdığı parayı yoklarken esen serin rüzgârla omuzlarını biraz daha kendine çekerek hızlandı. Yüzlerce iş görüp onlara hayat veren üşümüş parmaklarını çelik kapıya vurup çektiği andan birkaç saniye sonra; seksenli yaşlarının başında olmasına rağmen gayet dinç ve güçlü gözüken, tenine sinen hatıraların çizdiği derin yolların her birinde defalarca yürümüş, gücünü hatırladıklarından ve bildiklerinden alan Adalie Schultz kapıyı açtı.Dudaklarından çıkan alçak gönüllü bir gülümseme karşısında duran kadının solu...

Gece Yarısı Güneşi (Şevval Çakıcı)

I. Gün   Güneş ışığını aya devretmekle, gölgeler insanları terk etmekle ve şehir sessizliğin sesine gömülmekle meşguldü.Şuğra isimli genç gazeteci, şehrin bütün sokaklarını bir ilham kaynağı arayarak dolanmış ve günün son durağı olarak ‘’Gece Yarısı Güneşi’’ isimli dükkanı seçmişti. Dükkanda duvarı baştan sona kaplayan bir kitaplık, bir kahve makinesi, insanın anlamak için bir kaç defa bakmasını gerektiren büyük tablolar, üzeri minderlerle örtülmüş büyük kanepeler, masalar, destelerce kağıt, saksılar ve taş plaklar vardı.Aradığı şey burada mıydı, bilmiyordu. Nerden başlayacağını da bilmiyordu.Tek bildiği, bir fikir kırıntısına ihtiyacı olduğuydu.Gerçi onun da nerde satıldığını bilmiyordu. ‘’Affınıza sığınarak bir şey sormak istiyorum.Burada tam olarak ne satıyorsunuz?’’ Genç kız sorusunu masumane bir gülücükle taçlandırdı.Ve o anda gökyüzünden kayan yıldızdan habersizce fikir satıyoruz demesini diledi.Yaşlı adam beklediği ya da duymak istediği soruyla karşı karşıya kal...

Sokak Lambası Bekçisi (Fatma Nur Yıldız )

           Sahilin orta yerinde bir sokak lambası vardır. Bir mağarada unutulmuş ateş böceği gibi… Siyah çarşafın en koyu yerinde aydınlık bir delik… Denizde gecedir, gökte gece, saat dördü on yedi geçe. Şehir bir zindan kuytusu kadar sessiz, fareler uykuda… Bilmem ne belediyesinin yıpranmış koyu kahve banklarından birindeyim. Önümde siyaha teslim, kocaman bir mavi deniz... Kimseyi uyandırmak istemez gibi dev kayalara usulca dokunup çekilen küçük parıltılar denizin üstünde… Gecenin olmadık saati hafifçe, yanında uyuyan kadını öpen utangaç bir adam gibidir dalgalar.             Yukarıda aynı siyahla karışık manzara, gökyüzü delik deşik. Arif’e inanmayan herkes kurşun sıkmış sanki geceye. Anlatamam nasıl harap, nasıl paramparça… Korkak ve bir o kadar zayıf bir ışık dolanıyor etrafı, üzerinde arasına kalpler kondurulmuş harflerin aşkını taşıyan, eski bir direğin tepesinden. Kimse anlamaz günlük hengâm...

Tipsiz Kuyu (Fatma Nur Yıldız )

 Kepengini kapatmaya hazırlanan kasabın önünden hızla yürüdüm. Belki de başıyla hafifçe selam vermek için ona bakmamı beklemiştir, kim bilir. Hayır, kimse bilmez. Islak tüylerinin ağırlığından şikâyetçi bir köpek geçiyor yanımdan hızlıca. Ben, bu mahallenin en dibinde, dipsiz bir yerde yaşayan tipsiz bir adamım, beni kimse bilmez.             Su birikintilerine basmak için özel bir çaba sarf ediyorum. Nedenini söyleyemem. Bende bir ağırlıktan muzdarip, hızlı adımlarla kuyuma doğru ilerliyorum. Bir köpek kadar sırılsıklamım. Sorun değil. Yaşlanmış bir yüz gibi delik deşik kaldırımdaki su birikintileri hiç sorun değil. Daha fazla saklamayacağım, bir şeyden kaçıyorum. Şişş… Susun da koşun hadi!             Hafif bir rüzgâr, ya da nefesleri ensemde bitiyor bilmiyorum, şapkamı uçuyor. Beni tanıyacaklar! Sorun değil. Beni zaten tanıyorlar. Bir insan daha düşüyor aklıma. ...

Yalınayak (Fatma Nur Yıldız)

Tahmin edemeyeceğin kadar çok isterdim. Ne yaşadıysam şu hayatta, seninle yaşanmış olmasını. Cebimde tek kuruş olmadan dolaştığım sokaklardan yine sana sapmayı… Bırak malı mülkü. Elimde avucumda bir tek sen ol isterdim, yıllar önce. Mülkümün sultanı…             Hatırlar mısın beni? Okulda bir sıra arkanda otururdum. Her sabah senden önce gelebilmek için koşardım evden okula. Kapıda babanın arabasından inişini izlerdim. Ben her gün sana günaydın demek için uyanırdım ama nefes nefese kalır bir türlü konuşamazdım, saklanırdım bir köşeye. Sanki sırf ben sana günaydın diyeyim diye olurdu sabahlar. Sırf senin içindi ne varsa güne, güneşe dair …             Ödevlerini hep ben yapardım. Böyle bir şey istememiştin benden. Sen benden hiçbir şey istemezdin zaten. Bir ricaya tenezzül etmezdin. Defterlerini getirir masama yığardın. Kimsenin, hatta bizim dahi haberdar olmadığımız bi...