Geçmiş Zamanlar (Hatice Ceren Tırış)

   Gökyüzünün sonsuz mavisinin en derinine saklanan güneş, ne zaman gözyaşlarını dökeceği
belli olmayan koyu bulutların arasına bir girip bir çıkıyor; bir yerlere yetişmeye çalışan,
başıboş dolaşan, gazete okuyan ya da kahve içen insanların yüzlerini karartıp aydınlatarak zaman
geçiriyordu. Bütün bunların arasında, orta yaşlı bir kadın belli bir tempo tutturduğu adımlarını
şehrin temiz kaldırımlarında dolaştırıyordu.Cebine soktuğu hafif nasırlı elleri,ev kirası için
ayırdığı parayı yoklarken esen serin rüzgârla omuzlarını biraz daha kendine çekerek hızlandı.
Yüzlerce iş görüp onlara hayat veren üşümüş parmaklarını çelik kapıya vurup çektiği
andan birkaç saniye sonra; seksenli yaşlarının başında olmasına rağmen gayet dinç ve güçlü
gözüken, tenine sinen hatıraların çizdiği derin yolların her birinde defalarca yürümüş, gücünü
hatırladıklarından ve bildiklerinden alan Adalie Schultz kapıyı açtı.Dudaklarından çıkan alçak
gönüllü bir gülümseme karşısında duran kadının soluğuna karışırken iyi bir aksanla “Merhaba
Emine!” dedi.

Kadın, her geldiğinde kulaklarına ulaşan Türkçe kelimelerle yine derince tebessüm
edip Almanca konuştu.“Kirayı getirmiştim.” derken cebinden çıkardığı paraları tekrar sayıyordu.
“Kitaplar içinde çok sağ olun, Ahmet okuyor hepsini. Dün gece zor aldım elinden.”
Adalie kafasını anlayışla sallarken saatine baktı. “Ahmet’in gelmesine daha var, içeri
gel de bir Türk kahvesi içelim, geçenkinin tadı damağımda kaldı. Hem biraz konuşuruz.”
Çekingen bir dostlukla attıkları adımlarla beraber mutfağa yöneldiler. Emine küçük
bir cezveye su ve kahve koyduktan sonra yaşlı kadının karşısına oturarak “Özlemedim değil…”
dedi buruk bir sesle. Hafif kalıyordu kurduğu cümle, memleketine karşı derin bir hasret yatıyordu
bağrında. Ama buraların iyiliğini, barış ve birliğini gölgeleyemiyordu bu özlem. Oğlu çok iyi
bir üniversite kazanmış, üst üste birincilikler elde ederek zekasıyla beraber yeteneğini keşfetmişti.
Emine bunu, buraya; düşünce özgürlüğüne ve insanın kendisini keşfedip ne yapabileceğini
bulma yoluna çıkabileceği ortama borçlu olduğunu biliyordu. Düşüncelerini bölen kahvenin
kokusu onu yerinden kaldırırken yaşlı kadının derin gözlerindeki anıları görür gibi oldu.
“Yıllar önce kızım, yıllar önce ellerimde kalan tek şey dünya tortusuydu. Ve benden
önce Pablo Neruda sormuştu kendine: ‘Neler daha ağırdır sırtımızda? Acılarımız ya da anılarımız
mı? Ve neden bürünmüş böyle erkenden, sisten giysilere gökyüzü? Nereden aldı Fransa’da
bahar bu kadar çok yaprağını?’ “

Ocağın altını biraz daha kıstı sert parmak uçlarıyla Emine. Tek çocuğunu Fransa ile
yapılan üçüncü savaşta kaybettiğini biliyordu Adalie Schultz’un. Büyük bir acıydı bu, ara sıra
kalbinin kuytu köşelerinden çıkıp dile getirirdi bunları. Gözlerini derin bir merhamete bürüyerek
kadının yaşlı ellerini tuttu. Islanmış kirpikleri, birkaç kırışığın kapladığı okyanus mavisi gözlerinde
boğuluyormuşçasına duruyordu. Her bir tanesi hiç unutulmayan engin bilgiler taşıyordu
bu kirpiklerin. Zaman kadını yenememişti; çünkü kalbi umutsuzluğun kışıyla beraber umudun
baharını da yaşamış, önünde hiçbir şey yokken ve her şey varken de görebilmişti. Gözyaşlarının
tuzunun karıştığı ses telleri birkaç dize daha mırıldandı:
“Sen de biliyor musun ölüm nerden; aşağıdan mı gelir, yukardan mı? Mikroplardan,
ya da duvarlardan mı? Savaşlardan, yoksa kıştan mı?”
“Savaşlardan” dedi gözleri dolmuş Emine. Kocasını, Ahmet’i de savaşlarda kaybetmemiş
miydi? Yüzlerce masum insan, minik yürekler, yaşlı çınarlar düşmemişler miydi ölümün
gözlerinden… Silah kurşunu, tiz bir bomba patlaması, yakılan yıkılan köyleri; canının ta içi olan
kocasını kaybettiği o an…

 Kendisi gibi hayatın zorluğu ve acımasızlığını tam iliklerinde hisseden kadına “Yorulacaklar!”
dedi Adalie. “Eskiden bir hayaldi bu…Şimdi sana tepemizde bir uzay gemisi var
desem inanır mısın? O zamanlarda öyleydi işte…Henüz büyümemiş çocuklarla çok konuşan
filozofların hayallerinin arasına sıkışmıştı barış. Schaffer de öyleydi, yerde bulduğu kömürlerle
solmuş taşlara el ele tutuşmuş insan resimleri çizer gösterirdi bana. Küçük yüreğinde hiç tadamadığı
barışı özümsemiş,istemişti.”

 Fokurdayan kahve, yaşlı kadının cümlelerinin bitimine gelmiş; nokta olmuştu. Emine
gidip cezveyi iyice karıştırdı, iki tane fincan çıkarıp tezgâha nazikçe koydu. Bütün bunları
yaparken sessizdi; ne yapmalı, ne söylemeli bilmiyordu. Ağır ağır koydu kahveyi, Adalie’nin
önüne yavaşça bıraktıktan sonra gergin ama anlayışlı sesi güzel kokan havada yankılandı:
“Dün gece Ahmet’in elinden kitabı aldığımda altı çizili bir söz gördüm. ‘Barış, her
şeyi hazmeden mutluluktuktur.’ yazıyordu.”

 Yaşlı kadının hüzünlü gözleri birden parlayıverdi, bulutsu bir coşkunun katıldığı sesi
Emine’nin de kalbine umut aşılıyordu.
“Öyle tabii ki! Bazen bir şeyleri kazanmak için, bazı şeyleri kaybetmek gerekir. Kolay
olmuyor…Hiç olmuyor. Ama bak, şimdi birlik içinde yaşıyoruz, siyasi, sosyal, kültürel değerlerimiz
birbirine uyum sağlıyor. Tekrar içimde yankılanıyor Pablo Neruda’nın kendine sordukları:
‘Neler olur güvercinlikte, şarkı söylemeyi öğrenirse güvercinler? Hakaret mi etmiş olur arılara
bal yaparsa sinekler eğer? Biraz önce başlayan bahara dair, yeni ne anlatıyor yapraklar? Nerede
yaşar yapraklar kışın, köklerin yanında mı gizlice?’”

 Birkaç saniye sessiz kaldı Emine, sonra içindeki dallar büyüdü, köşeye sıkışmış yaprakları
teker teker taktı her birine.
“Biliyorum” dedi. “Hiçbir kış sonsuza dek sürmez. Karlar eriyip yapraklar çıkacak.
Buradaki gibi, çok şey öğrenmiş, acı hatıralarla bezeli kalplerle yaşayacağız, belki başkalarına umut olup onların ağaçlarını sulayacağız. “

“Birlik, yeterince beslenmiş bir kök sonucu ortaya çıkıp büyür. Sonra çeşitli dallara
ayrılır; hukukun üstünlüğü, dayanışma, hoşgörü, saygı… Uzun savaşların verdiği yorgunluk
sonrasında öğrendik biz bunu. Sana şöyle bir bakıyorum da, hepsi var sende. Demek ki artık
bu değerleri benimsemişsin, belki de Schaffer gibi hep içinde beslemişsin. Bunu çocuğuna da
öğrettin, onu bu değerlerden mahrum bırakmayıp anlamasını sağladın. Büyük bir şey bu.”
“Önünde yaşayacağı çok şey var, ama Ahmet neler görebileceğinin farkında. Öyle
büyütmeye çalıştım, hayatın her zaman iyi yönde gitmeyeceğini; savaşların, hastalıkların olacağını
ama bunları yenmenin yolunun bilgi olduğunu söyledim hep. Akıllı bir çocuktu, babasız
büyürken öğrenmişti bunları, minik ellerini parmaklarına sarıp koştururken öğrenmişti…”
Emine’nin gözü soğuyan kahvesine takıldı. Evet, hasret bağrında git gide büyüyor,
bazen içinden ağlamak bile geliyordu. Yirmi küsür sene olmuştu buraya geleli. Yürümeyi henüz
öğrenmiş Ahmet’le beraber kaçtıkları kurşunlar, toplar belirdi gözünün önünde. Ama artık tüm
bunlar bitmeye yakındı. Derin bir inanç duyuyordu savaşın sona erip, bu birliğin içine katılacaklarına.
Savaş zordu, barışsa karşılıklı anlayışın hoşgörüsünden, sevgisinden geçiyordu. Ne gerek
vardı bunca ölüme, yıkıma; gittikçe daha çok ölmek ve yıkılmak için? Evet, artık biliyorlardı,
öğrenmişlerdi. Küçük bir çocukken yüreklerinin tam ortasında
bulunan, büyüdükçe kuytu köşelere sinip bir hayalet gibi saklanan düşünceleri ruhlarına sinmişti.
Aslında hep bildikleri bir şeyi, sonunda öğrenmişlerdi ve bir daha asla unutmayacaklardı.

Neden saklıyor dersin ağaçlar
Bütün görkemini köklerinin?
Nere gider düşlenmiş şeyler,
Başkaların düşlerine girmeye mi?
*Victor Hugo

Yorumlar

Bu Haftanın Çok Okunanları

Féodalité(Kürşad Görgen)

Bir Şairin Savaşı (İzel Kaya)

Ne diyor Fazıl Hüsnü? (Fatma Nur Yıldız)