İz (Şeyma Kılıç)

                Çaresizliğin sürüklediği bir hayat… Sonu belli bir hikaye …Etrafımda her gün bana
acıyla doğrultulan gözler.Yaşadığım kısaca buydu. Benim hikayem hayatınızda en azından bir
kere denk geldiğiniz, kanserli bir kızın yaşadıklarını anlatan bir film yada bir hikaye değildi.
Benim yaşadığım daha fazlasıydı.Daha acısı.Ve bu bir film değildi, bu kesinlikle gerçekti.Büyük
bir üzüntü ve etrafıma topladığım kutularca selpağı ıslatarak izlediğim, sonu iyi bitenler için
sevinç çığlıkları kopardığım filmlerden biri değildi bu. Ben bunu yaşıyordum ve acıyı her hücremde
doya doya hissediyordum.Hergün beklenen sona bir adım daha yaklaşıyordum.Fiziksel
olarak ayakta kalmaya, güçlü olmaya çabalıyordum ama içim, zihnim koca karışık ve çökmüş
bir fabrikadan farksızdı.İçimi,zihnimi toparlayamıyordum işte.Beklenen sonu zihnimde çoktan
yaşamıştım.Hiçbir şey bana mutluluk vermiyordu artık.Süresi kısa ve sınırlı hayatımda beni
mutlu eden tek şey vardı. Delicesine bağlı olduğum ve beni iyi hissettiren tek şey:Dans. Ancak
bunun da bir önemi yoktu artık. Çünkü bunu yapmak için bile yeterli gücü toplayamıyordum
kendimde.Dans etmek benim için her şeydi. Bu lanet olası hastalıktan haberim olmadığı zamanlarda
mutluydum. Hayatımın, yaşamanın bir anlamı vardı benim için. Sahnede olmak, dans etmek,
size hayranlık ve şaşkınlıkla bakan gözleri görmek, ardından gelen alkışlara selam vermek..
Bu inanılmazdı.Çok mutluydum ben.Hayatımın hep böyle harika geçeceğini ve ardımda bir iz
bırakacağımı düşünürdüm hep.Sıradan bir insan olmayacaktım ben. Bir iz bırakacaktım geriye..
Unutulmayacaktım..

                Sonra bir gün sahnedeyken aniden etraf karardı.Bağırıyordum, avazım çıktığı kadar.
‘’ Biri ışıkları açsın !’’ Bu çirkin bir şaka olmalıydı.Sonrasında dünyanın ayağımın
altından kaydığını hissettim.Gözlerimi açtığımda annem ve babam korkulu gözlerle bana bakıyorlardı.
Gözlerimi tamamen açamıyordum.Sanki göz kapaklarıma koca bir fil oturmuştu ve
gözlerimi açmaya çabaladıkça o göz kapaklarımın üstünde tepiniyordu.Engel oluyordu bana.
Hiç bu kadar yorgun hissetmemiştim. Ben kendimi toparlamaya çalışırken içeri doktor olduğunu
düşündüğüm beyaz önlüklü biri girdi.Babamı konuşmak için odanın dışına çağırdı. Yanımda
konuşulmayacak kadar önemli ne olabilirdi . ‘’Ah tanrım ölüyor muydum yoksa !?’’ içimde
günlük espri kotamı da doldurduktan sonra filin tepinmekten bitap düştüğü göz kapaklarımı
özgürlüklerine kavuşturdum …

                İçimde birtürlü bitmek bilmeyen bu yorgunluğu her hücremde hissederek gözlerimi
araladım.Hala hastanedeydim, bu yorgunluğa bir de saçma baş ağrısı eklenmişti.Bu baş ağrısı
da nereden çıkmıştı şimdi! Bir bu eksikti.Bu delirtici baş ağrısıyla baş etmeye çalışırken odaya
annem girdi. Sahi kendimi ağrılarıma o kadar kaptırmıştım ki, odada kimsenin olmadığını farkedememiştim. Annem buruk bir gülümsemeyle girdi içeri ve kapıyı yavaşça kapattı.Hareketleri
normalden farklı şekilde ağırdı.Yaklaştığında gözlerinde derin bir keder sezmiştim.Dikkatli
baktığımdaysa kirpiklerindeki minik gözyaşı kalıntılarını farketmemek mümkün değildi.Evet,
ağlamıştı.Peki ama neden?Sonunda yanıma bir sandalye çekti ve derin bir nefes alarak oturdu.
Anlatacağı çok şeyi olduğunu hissetmiştim.

                Ancak benim anlatacaklarını dinleyebilecek gücüm var mıydı bilmiyordum.Söyleyeceklerini
pek tahmin edemesemde gözlerinden anlaşılıyordu.Anlatacakları şeyler iyi şeyler olmayacaktı.
Canımın yanacağı ve söyleyeceği şeylerden sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağına dair
bir his belirdi içimde.Kafamda her saniye bir yenisi eklenen birsürü soru vardı.Bu sırada annem
ellerimi tuttu ve avuç içlerine koyup herkesten saklamak istercesine sıkı sıkı kavuşturdu ellerini.
Derin bir nefes aldı ve zihnindekilerin dudaklarından dökülmesine izin verdi
      -Arya, kızım.. Nasıl oldun ?
      -Başımdaki geçmek bilmeyen bu ağrı olmasa daha iyi olacağım ama geçmiyor işte.
Sözlerimi bitirdiğimde ellerimi tutuşu gevşemişti.Gözlerime bakan gözlerinin, gözlerimden yavaşça
kayışını izlemiştim. Bir şey vardı... Annemin bana bir türlü söyleyemediği ama beynini
kemiren bir şey.Bu gittikçe rahatsız edici bir hal almaya başlamıştı.Artık neler olduğunu soracakken
nefesim bir hıçkırık sesiyle bölündü.Neler olduğunu anlamlandıramıyordum.Bu şey.
Gerçekten bu kadar kötü bir şey miydi? Her saniye ağlayışı daha da güçleniyor, hıçkırıklarına bir
yenisi ekleniyordu.Onu böyle görmek acı veriyordu.Sonunda konuşmak için sol elinin tersiyle
gözyaşlarını sildi, derin bir nefes aldı ve yeniden konuşmaya başladı.
         -Arya, doktor babana, MR sonucunda beyninde önemli bir noktada tümör olduğunu
söylemiş. Bak kızım biz bu süreçte daima seninle…

            Bakışlarından anlayabilmiştim.İyi değildim, daha fazla konuşmasına fırsat vermeden
yalnız kalmak istediğimi söyledim.Annem ağlamaktan kanlanmış gözlerini gözlerimden çekerek
odadan çıktı.Kendime sakladığım gözyaşlarım çifter çifter dökülmeye başladı o anda.Dünya
başıma yıkılmıştı sanki. Daha yapacağım çok şey vardı benim! Bir iz bırakacaktım. Şimdiyse
herkesin üç beş damla yaş döktüğü ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam ettiği bir
insan olarak kalacaktım sadece. Annem ve babam ne yaparlar acaba ?Hemen unutabilirler miydi
beni? Bir süre bekledikten sonra bu düşüncenin saçma olduğunu anladım. Annem ve babam…
Onlar arkamdan gerçekten üzülebilecek tek insanlardı.Bu saçma düşüncelerimle gitmeden önce,
onları daha fazla üzmemeliydim. Ardımdan üzülecek fazlaca vakitleri olacaktı zaten…
***
Uyandığımda sabah olmuştu. Her yeni günün kıymetini daha iyi anlayacağım günler
gelmişti.Ertesi güne uyanabildiğim için şükretmiştim.Bu daha önce yaptığım bir şey değildi.
Sanırım yaşamanın değerini çok geç anlamaya başlamıştım.İnsan öleceğini biliyorken nasıl
yaşayabilir ki?Herkes bir gün ölümü tadacak, evet. Ama ölümün nefesini ensende hissetmek,
her an bu korkuyla yaşamak… Yaşamak değil. Izdırap sadece.Ayağa kalktım ve pencereye
yöneldim. Kalın ve iç karartıcı hastane perdelerini ardına kadar açıp güneşin şefkatini odaya
doldurmasını izledim. Annem uyuyordu.Bir süre onu seyredip dolaba yöneldim.Bu saçma hastane
kıyafetlerinden kurtulmam gerekiyordu.Sayılı günüm kalmıştı ve ben bunu en iyi şekilde
değerlendirmeliydim.Bu benim hakkımdı. Şu ana kadar yaşayamadığım ve yaşamak istediğim
ne varsa yapmak istiyordum.Şimdi ne yapacağımı bilmiyordum ama en son ne yapacağımı çok
iyi biliyordum.Herkesin önünde dans edecektim.Son kez.Bu dansı hayatlarında hiçbir zaman
unutamayacaklardı. Hiçbir zaman…

                Doktor ve hemşirelerden saklanarak hastaneden çıktım.Hastaneden çıkar çıkmaz temiz
havayı içime çekerek ciğerlerime doluşmasına izin verdim.Şimdi ne yapacaktım? Şu ana
kadar hayal edip de yapmaya bir türlü cesaret edemediğim her şeyi yapmak istiyordum. Ve
sanırım nereden başlayacağıma karar vermiştim.Kafamda yapmak istediklerimle ilgili bir liste
oluştururken kendimi Hayriye teyzenin evinin camının önünde, elimde yumurtalarla buldum.
Hayriye teyze bizim komşumuzdu. Sokakta oynayan çocuklar onu sinir etmek için camına bir
şeyler fırlatır, kaçarlardı. Bunu yapmayı istemiştim ancak sürekli annemin uyarılarıyla karşılaşıp
birtürlü cesaret edememiştim.Şimdi bunu yapmamam için hiçbir sebep yoktu. Sonuçta kimse
çok yakında ölecek bir kızın son isteklerini yapmasına engel olamazdı değil mi?

                Yumurtaları ikişer üçer kucağıma doldurup derin bir soluk aldım.Ve başladım.Bu inanılmaz
bir keyif veriyordu.Şimdi o çocukları daha iyi anlıyordum.Yumurtaların hepsini bitirdiğimde
camın kırıldığını gördüm ve ardından Hayriye teyzenin bağırışlarını işittim.Koşarak oradan
uzaklaştım. Başımdaki ağrı ara sıra gözlerimi karartacak dereceye gelsede ben o an mutlu
hissediyordum ve gerisinin bir önemi yoktu. Koşmaktan bitap düşmüş bir halde ara bir sokağa
girdim ve biraz soluklandım. Biraz dinlendikten sonra annemin yanında uyuklayan babamın
cebinden aşırdığım arabanın anahtarlarını elime aldım ve hastaneye geri döndüm. Annemlerin
beni merak etmiş olacaklarını biliyordum. Ancak onlara yapmak istediklerimi anlatsam izin vermezlerdi.
Benim kaybedecek zamanım yoktu. Hastanenin park yerine girdim ve arabayı bulup
kendimi ön koltuğa attım. On sekiz yaşında olduğum ve yaklaşık üç ay önce ehliyet aldığım
için arabayı sürmemde bir sakınca yoktu.En azından yasal olarak.Ehliyeti yeni almıştım çok iyi
kullanamıyordum ama bizim arabayı alıp birkaç saatliğine kafamı dinleyebileceğim bir yerlere
kaçmayı hep istemiştim.Tabii babam izin vermemişti.Ama bugün bunu yapmanın tam sırasıydı.
Otoparktan çıktım ve sahil yoluna doğru sürdüm. Burdan sahil yarım saat falandı.Orada biraz
maviliğin sesini dinler çocukluğumdaki gibi bir elime mısırı bir elimde dondurmayı alıp manzaranın
keyfini çıkarırdım.Evet bunu yapmalıydım.Yol boyunca on arabanın korna sesini yaklaşık
yirmi kişinin de küfürlerini işittikten sonra sahile varmıştım.Hemen dondurmamı ve mısırımı
aldım maviliği seyretmeye başladım. Bir dondurmadan yalıyor , bir mısırdan yiyordum.
Küçüklüğümde annem sahile geldiğimizde dondurma ve mısır arasında tercih yapmamı isterdi.
Bense bundan nefret ederdim çünkü ikisi de bayıldığım şeylerdi.Şimdi ikisini de aynı anda doya doya yiyordum. Bu harika hissettirmişti.
             
                Dondurmamı ve mısırımı bitirdikten, maviliği uzunca bir süre seyrettikten sonra saatin
geç olduğunu fark ettim. Ancak yapmam gereken bir şey daha vardı.Kafamda dönüp duran
onlarca düşünceyi bir kenara koydum.Gelmek istediğim yere ulaştığımda arabadan indim ve
kalan son enerjimle kapının ağır tokmağını kaldırdım. Derin bir nefes aldım ve tokmağı serbest
bıraktım. Birkaç saniye sonra kapı açıldı.Derin kuşkulu bir biçimde o hayranlıkla seyrettiğim
deniz derinliğinde gözlerini gözlerime dikti.Hiçbir şey yapmayıp saatlerce bu manzarayı izleyebilirdim.
Tek bir kelime dahi etmeden, saatlerce… Ben yine düşüncelere dalmışken Derin
iyi olup olmadığımı sordu.Daldığım hayal denizinden çıktım ve iyi olduğumu söyledim.Derin
benim çocukluğumun birlikte geçtiği, birlikte büyüdüğüm ilk ve sanırım son aşkımdı.Beraber
oyunlar oynarken ben yine hep onu izlerdim. O kusursuz yüzünün her ayrıntısını ezberlemeye
çalışırdım. Deniz derinliğinde masmavi gözleri, keskin ve belirgin elmacık kemikleri, güldüğünde
dudaklarının kenarında beliren bir gamzesi vardı.Rüyalarımda, hayallerimde hep o vardı.
Küçüktüm, çocuktum belki ama o bende sadece bir çocukluk hatırası olarak kalmamıştı.Lisede
de o vardı hep aklımda.Lise bittiğinde de.Aklımdan atamıyordum onu.Gözlerimi her kapadığımda
onun o kusursuz yüzü belirirdi zihnimde.Peki ben şimdi neden buradaydım?Buraya gelirken
planım hiçbir zaman ona söyleyemediğim hislerimi anlatmaktı.Artık bilsin istiyordum,
en azından bilsin.Ancak bencil davrandığımı onun gözlerinin derinlerine bakarken anlamıştım.
Söyleyecektim de ne olacaktı ki ? Benim gibi ölüme bir nefes kadar yakın olan bir kızla son
günlerini geçirir miydi ? O geçirmek isteseydi bile ben ona bunu yapabilir miydim? Ölümümün
ardından yaşayacağı acıyı bile bile nasıl ona yaklaşabilirdim ki?Bencillikti bu. Bunu ona
yapamazdım.Ölümümün ardından günlerce üzülecek fazla insan bırakmamak görevimmiş gibi
geliyordu.Evet bir iz bırakmak istiyordum.Ancak bırakacağım iz bir ömür boyu acı vermemeliydi.
İyi hatırlanmalıydım.Ben tüm bunları düşünürken ona tek kelime edememiştim.Beni içeriye
almıştı, koltuğa oturtmuş neler olduğunu soruyordu.Ona üzgün olduğumu hiçbir şeyin olmadığını
ve sadece onu görmek için geldiğimi söyledim.Sonrasındaysa geç olduğunu bahane ederek
oradan ayrıldım ve arabayı hastaneye sürdüm.Derin yaşadığım şu kısa sürede bende adı gibi bir
iz bırakmıştı.Hastaneye varıp annem ve babamla karşılaştığımda ikisininde yüzlerinde endişe
ve kızgınlık vardı. Annem beni görür görmez sarıldı ve korkulu bir ifadeyle gözlerini gözlerime
sabitledi. Endişeyle art arda sorular sormaya başladı.

                -Arya… Neredesin sen ha ! Saatin kaç olduğunun farkında mısın! Nereye gittin? Neden
bize haber vermedin ? Senin şu an yatağında olman ve dinlenmen gerekiyordu hem sen ….
Araya girdim ve iyi olduğumu, sadece biraz kendimi dinlemek istediğimi söyledim.Şaşkın bir
ifadeyle yüzüme bakıyordu.Babam gelip bağırmaya başlamıştı ki annem babamı sakinleştirip
odadan çıkardı.Hala ölmeyecekmişim gibi davranmaları sinirimi bozuyordu. Üstümü değiştirip
buram buram ölüm kokan soğuk yatağıma girerek derin bir uykuya daldım…
 Günler diğer günleri kovalıyordu.Saatler sanki hızlı geçmeye yemin etmiş gibiydiler.Tamı tamına
üç haftadır bu hastanede neye yaradıklarını bilmediğim ilaçlar alarak sürekli uyuyordum.
Çaresiz bir şekilde bu yatakta yatmak acı veriyordu. Son gösterime iki gün kalmıştı. İz bırakacağım,
izleyenlerin asla unutamayacağı o büyük gösterime, son iki gün.Ben hastanedeyken
babam büyük gösterim için ayarlamaları yapıyordu.Aslında doktor, annem ve babam bu gösterinin
olmasını istemiyordu.Çünkü ayakta durmak için bile enerjim yoktu.Bu sancılar vücudumu
halsiz bırakmıştı.Yüzüm bembeyaz kesilmişti. Ayaklarım sürekli üşüyordu... Beklenen sona az
kalmıştı…
***
                Ve o gün gelmişti.Büyük gösteri bu akşamdı.Yorgundum.Ama bunun bir önemi yoktu.
Bu akşam içimdeki son enerjiyle dans edecektim.Doktorlardan bu akşam sahnede biraz daha
fazla kalmak için birşeyler yapmalarını istiyordum.Hatta o içmekten nefret ettiğim ilaçlardan ve
kaç tane vurulduğumu bilmediğim iğnelerden yapmaları için yalvarıyordum.Bu akşam ayakta
kalmalıydım. Gösterimin sonuna dek…

                Akşam olmuştu. Annemin benim için aldığı bembeyaz saten bir elbise asılıydı dolabın
üzerinde. Göz kamaştıracak derecede beyaz ve kusursuzdu. Beli saran dar bir yapısı, dans
etmeye müsait rahatlığı ve boyuyla harika bir elbiseydi.Beyazın asaleti, masumluğu ve enerjisi
içimin siyahını örtmeye yetecek miydi? Umarım yetebilirdi…Anneme teşekkür ederek elbiseyi
giyindim ve gösterinin yapılacağı salona doğru yol aldık.İçimde çok büyük bir heyecan vardı.
Salona vardığımızda anneme ve babama döndüm onlara sımsıkı sarıldım ve kokularını içime
çektim.Onlar benim en değerli varlıklarım olmuştu.Tüm bu süreç boyunca yanımda olmuşlardı
ve elimi hiç bırakmamışlardı. O kadar güzel şeyler yaşamıştık ki. Anılarımız bir bir gözlerimin
önünde beliriyordu.Bana bir kardeş isteyip istemediğimi sorduklarında yine bencil davranmıştım
ve istemediğimi söylemiştim.İlginin ve sevginin yarıya bölüneceğini düşünmüştüm hep.
Ama şimdi bu bencil kararımdan dolayı kendimden nefret ediyordum.Bir kardeşim olsaydı şimdi,
ben öldüğümde onlara destek olurdu.Her şeyin bitmediğini, dışarıda hayatın devam ettiğini
fısıldardı kulaklarına.Ama ben her zamanki gibi bencil davranmıştım ve şimdi farkına varmadan
onların acılarını ikiye katlamıştım .Akmasına engel olamadığım gözyaşlarımı umarsızca sildim
ve onları son kez öperek kulise yöneldim.Son hazırlıklarımı yaptım.Sahneye çıkmaya hazırdım.
Her şey mükemmel olmalıydı.Bu benim son dansım olacaktı.Bunu iliklerimde hissedebiliyordum.
Müziğin başladığını duyduğumda derin bir nefes alarak sahneye doğru adımlarımı sıkılaştırdım.
Ve dansıma başladım…

                Müzik, ışıklar, beni izlemeye gelen insanlar… Bu atmosferde kendimi harika hissediyordum.
Dans ederken her dönüşümde farklı anılarım beliriyordu gözlerimin önünde. Meğer
süresi küçük ve sınırlı bu hayatımda ne kadar çok şey yaşamıştım.Şimdi sonsuzluk çok yakındı.
İşte son dansımı yapmıştım. Dansımı bitirdiğim anda herkes beni ayakta alkışlıyordu. Bu be107
nim görmeyi düşlediğim en büyük andı. Ayakta beni alkışlayan insanların gözlerinin içindeki
ışığı, mutluluğu görebiliyordum. Bu mutluluk bana yeterdi.Sonrasında peşimi bırakmayan o
soğuk nefesin enseme daha kuvvetle üflediğini hissettim.Buraya kadardı.Ayaklarımın birbirine
dolanmasıyla yere yığıldım.Hayal meyal duyduğum sesler annemin ve babamındı.Ağlıyorlardı.
Babam da ağlıyordu.O hiç ağlamazdı ki. Gözlerimi daha fazla açık tutmaya gücüm yetmiyordu.
Ve sonra aniden onu gördüm. Derin… o buradaydı! Nasıl gelebilmişti?Bana ellerini uzatmış
onunla gelmemi istiyordu.Gücüm kalmamıştı.Onun soğuk ellerini tuttum ve parmaklarımızı
kenetledim. Sonunda kavuşmuştuk… Benim hikayem buraya kadardı. Ben son saniyeye kadar
acıyı iliklerimde hissetmiştim. Ama mutluydum. Çünkü bir iz bırakmıştım.. Bugün beni izleyen
hiç kimse beni ve bugünü unutmayacaktı. Ve şimdi sonsuzluğa yol alıyordum. Sonsuzlukta buluşmak
üzere…

Yorumlar

Bu Haftanın Çok Okunanları

Féodalité(Kürşad Görgen)

Bir Şairin Savaşı (İzel Kaya)

Ne diyor Fazıl Hüsnü? (Fatma Nur Yıldız)