Bulanık ve Anlamsız Ufkun Öteki Yüzü (Hatice Ceren Tırış)
Geldiğim bu son şehirden öylesine sıkıldım ki, hep aynı
renkli olan çatılardan atlayıp ölmek istiyorum ama ne yazık ki ben bir kuşum.
Bu çağda kuş olmak insan olmaktan daha zor azizim! Hep uçup, hiç konacak bir
yer bulamamak…
İyice yaşlandım artık. Gün doğumunu izlemeyi beklerken göçü
kaçırmışım. Anlayacağın bu sıkıcı kentin kırmızı çatılarında ölmeye mahkûmum.
Oysa hep bulutlara gömülmek istemişimdir.
Ama yinede güzel yaşadım azizim, en azından yaşadım. Aşağı
bir bakıyorum da, insanlar tüm hayatları boyunca ölüp son günlerinde yaşamaya
çalışıyorlar. İçlerinde büyüttükleri o koca hiçlik bilinmezliğe karışırken
üstlerinden uçuyorum.
Şimdi sana anlatacağım hikâyeyi iyi dinle, zira zaman
daralıyor.
Titrek bir suyun üzerinde kendimi ilk defa gördüğüm o
sabahtan başlayacağım. Henüz çok gençtim. Gece sabaha bürünürken yıldız
tozlarını çektiğim ciğerlerim sağlıklı, ılık rüzgârların gezindiği tüylerim
canlıydı. Kanat çırpışlarımı hızlandırınca koşar adım oluyordu şehir. Bir 21.
Yüzyıl kehaneti ise hiç ölmeyeceğimi fısıldıyordu sanki kulağıma.
Sonra bir gün titrek
bir suyun üzerinde yansımamı gördüm ve baş edemedim kendimle. Oysa bir kuştum
işte, her gün gördüğüm yüzlercesinden farkı olmayan, sıradan bir kuş. Oysa her
şey insanın –bir kuşun demeliyim belki de- kendisini görmesiyle başlıyormuş.
Bütün anlamların kuruduğu kökler arasında bitmiş ölgün
sarmaşıkların arasında dolanan bir kuştan başka neydim ben? Önceleri yanıtsız
kalan sorularım artınca cevaplar hep aynı kapıya çıktı.
“Hiçbir şey değilsin, olduğun şeysin ancak. Uçmana bak.”
Zaman geçti ve göçtüğüm kentlere benzedim birden. Kendimi
bulma arayışımda yapayalnız kalmışken üzerimden uçan arkadaşlarımı izledim.
Onlar uçmalarına baktı, bense onlara baktım.
Bir süreliğine her şeyimi kaybetmiştim.
Sonra zamanda bir kırılma yaşandı.
Işığın kısır oyunlarını yansıtan suyun yüzünde bana çok
benzeyen ama asla ben olmayan birini gördüm. Sıcak rüzgâr suya çarptıkça
görüntü dalgalanıyor ve soyut bir yokluğa dönüşüyordu. Kafamı kaldırmaya
korkuyordum zira onun hayal olduğu düşüncesi kanatlarımı sarmıştı. Ancak uzun
zamandır yırtık olan kelimelerimin arasında saklanmış sessizliği bozan ince
sesi kulaklarıma ulaştığında onun gerçek olduğuna inanabildim.
“Merhaba!”
Kuşkusuz güzeldi. Ancak insanların donuk bakışları altında
anlamını yitirebilirdi bu güzellik.
“Merhaba” dedim. “Kayıp mı oldun? Çünkü eğer öyleyse ben de
nerede olduğumu tam olarak bilmiyorum.”
O kadar uzun zamandır konuşmuyordum ki sözcükleri toparlamak
zor olmuştu. Birkaç saniye sudaki yansımasını seyrettikten sonra kafasını bana
çevirdi.
“Sayılır. Ama ben isteyerek kayboldum. Sen neden buradasın?”
“Ben de sormamam gereken birkaç soru sordum.”
Henüz yeni tanıştığım
bu yabancı kuşa karşı duyduğum yakınlık hissi boğazımı yaktı. Belki de uzun
zamandır yalnız olduğum içindi bu,veya evrenin bir köşesinde ışıklar bizim için
yanmıştı.
Zamanı saymayı unuttuğum bir süre boyunca yansımamıza
baktık. Ben kendiminkinden ziyade onunkine bakıyordum. Kendi varlığımı bir
başkasının gözlerinin içinde aramayı o gün öğrendim.
Zamanın tekrar anlamsızlaştığı günler boyunca pek
konuşmadık. Birbirimizi tanımıyorduk; nereden geldiğimizi, nerelere
göçtüğümüzü, tüylerimizin dökülme sıklığını… Bu bir nevi hoşumuza gidiyordu
çünkü kaybolmayı seviyorduk. Suyun, gökyüzünün ve bulutların; insanların,
güneşin ve ağaç dallarının gizemi içindeki kayboluşlarımızın ardından bir gün
ona “Benimle uçmak ister misin?” dedim.
Gökyüzüyle buluştuğumuzda çoğunlukla kanatlarımız konuştu.
Nereye gittiğimizi bilmiyorduk. Arada bir ruhunda uyuyan diğer kuşları serbest
bırakıyor ve bir gökyüzü balerinine dönüyordu. Onu en çok o zamanlar izlemeyi
seviyordum. Rotasız uçuşlarımız sırasında su kenarlarında, ağaç dallarında veya
kırmızı çatılarda soluklanıyorduk. Bir kiremitin üstünde dinlenirken konuştu.
“Seninle uçmanın en güzel yanı nereye gideceğini asla
bilememek. “
Alacakaranlık yiterken belirsizliğe duyduğu özlem ve sevgiyi
düşündüm. Aslında o kadar farklıydık ki… O anlamsızlıklar içinde uçarken ben
bir anlam arıyordum. O özgürlüğüne
kanatlarının yettiğini söylüyordu, benimse içimde buzdan parmaklıklar ardına
saklanmış bitmek bilmez sorularım vardı. Onları eritmek ve cevaba ulaşmak için
güneşe uçmak istedim.
Güneşe ulaşmaya çalıştığım, zamanın ufkuna kapılmış bir
uzaklığın içinde sürüklendiğim bir gün arkama baktım. Kimsesiz bir çırpınış
kanatlarımda belirdi. Zaman ikinci kere kırılmış, evrenin o ‘herhangi’ bir
köşesinde yanan ışıklar sönmüş, o gitmişti.
Kaç yıl geçti üstünden… Hala bazı geceler o gökyüzü
balerinini düşünüyorum ve boğazım tozlu hayallerin acısına kapılıp gidiyor
azizim… Ona duyduğum özlemi bin beş yüz kelimeye dahi sığdıramam ancak hikâye
uzun ve ben çok yaşlıyım.
Güneşe uçma çabamın onunla beraber yitmesinden sonra yere
duyduğum özleme kapıldım. Zaten varlığım
hep iki şey arasındaki gerilime asılı kalacaktı: yer ve gök.
Bulutlar artık benim için yalnızca ağır su buharlarına
dönüşürken kurduğum yeni dünyanın arka bahçesi kaldırımlar oluvermişti. Evet,
kaldırımlar güzeldi ama üstlerinde yürüyen şu insanlar olmasa! Ne kadar
çoklardı… Güneşten bir salkım çalanlar, karanlığın köklerini ruhunda
büyütenler, çizgilere basmadan yürüyenler… Kısacası, insanlar tıpkı uçmakla kat
edemeyeceğim uzaklıklar gibiydi.
Sonra, saçları kiremit renginde bir kadın tanıdım. İnsanlar
ona ‘şair’ diyordu. Zarif gözleri, ince parmakları ve beyaz bir teni vardı.
Bazı akşamlar ezbere bildiğim kaldırımlara gelir, eskimiş defterine bir şeyler
karalar, sonra onları yüksek sesle okurdu. Bazı akşamlarsa o kadar çok susardı
ki, yıldızlara bakarken elinde tuttuğu
sigaranın konuşacağını sanırdım. Ve o zamanlar içimde tekrar uçma arzusu baş
gösterirdi. Yukarıya uçmak, uçmak; aslında milyonlarca yıl önce ölmüş olan
yıldızlardan bir tanesini kapıp ona getirmek, konuşmasını ve mümkünse hiç
susmamasını sağlamak… Kanatlarım için imkânsız olan bu eylemleri ben hayal
ederken o susar, sonra da giderdi.
Yine bitmek bilmeyen suskunluklarından birini takındığı bir
gece, saçlarını geriye doğru savururken duraksadı. Ağzından ansızın dökülen
kelimeler yarım yamalak, tutarsız ve kesik kesikti. Yine de kanatlarıma sığdıramadığım bir
heyecana bürünmüştüm.
“Gelgelelim seni düşündükçe sular altında kalıyorum.
Bir fotoğrafta görmek istiyorum gözlerini
Sonsuz bir zamanda
Hep, öylece, bana bakarken kalmış.
Her öykünün kaderini sezmiş olabilir misin?
Hep kendisi olmak… nerede ve nasıl olursa olsun
Hangi zamanda, hangi şehirde, hangi şarkıda olursa olsun
Ama-“
Amalara tutturulmuş kelimeleri tükenmiş gibi durdu, sonra
biraz önce söylediklerini unutmuşçasına saçlarını geriye doğru savurdu. Geceler
boyu tek bir kelime bile ettiğini duymadım. Giderek soğuyan havaya karşın diğer
insanlar gibi giyinmiyordu. Onu diğerlerinden ayıran o kadar çok şey vardı ki…
İçinde neler döndüğünü hiç kestiremediğim beynine girmek; bütün şiirlerini,
hayallerini görmek istiyordum. Onun benden haberi yoktu tabii. Sıradan bir
kuştum ben. Sadece diğerleri gibi uçmuyor, birde göçmüyordum.
Ancak onu son gördüğüm gün bana gülümsediğine yemin
edebilirim.
Hafiften yağmur yağıyordu. Ben olduğum yerde büzüşmüşken o
kollarını iki yana açmış, kafasını gökyüzüne kaldırmıştı. Soluksuz ötüşüm
kulaklarına ulaşınca kafasını bana çevirdi. Dudakları iki yana kıvrılırken
yanaklarında oluşan iki küçük çukura tüm hayatımı sığdırabileceğimi fark ettim.
Ve okuduğu son
şiirle, zaman bir kez daha kırıldı.
“Kefenlerinden önce çürüyen ölüler gibi
Birden uçmayı öğrenmek istiyorsun
Çok zamandır yukarı doğru düşen kuşları
Bırakıyorsun
Senin için, senin içinde, seninle
Birleştirsin.
Şehir bomboş ya da yerinde yok.
Ayna şaşırtıyor seni.
Belki de her şeyin zaten içindesindir ve
Kabullendiğin olduğun gibi kendindir.
Kimsin sen?
Gözlerin kimin gözleri?”
Ah azizim, peki ya sen hiç sordun mu kendine, ‘kimsin sen?’
diye? Ben sordum ama cevabı veremedim. Zaten anladığın üzere nedenlerim
sonuçlarını ve sorularım cevaplarını genelde ıskalıyordu. Ama hikâye bitmedi.
Kiremit saçlı şairden öğrendiğim kadarıyla ben uçmuyordum.
Aksine bir eylemdi benimkisi: düşmek. Yukarı düşmek!
Yine de fazla cesaretim yoktu çok yükseklere çıkmaya.
Yüksekten uçan yüksekten düşerdi. İnsanlara yakın uçuyordum. Arada bir
kafalarına pisliyordum ve iyi bir şey sanıp piyango bileti alıyorlardı. Eğer
ömrümü onları anlamaya harcasaydım, hiç yaşamamış gibi olurdum.
İçimde bir su yalnızlığı vardı. Ve garip olan şuydu ki, ne
kadar yaşlansam çocukluğuma o kadar yaklaşıyordum. Sonbahar gelmişti. Yere
dökülen yapraklardan yansıyan güneşi toplayıp gecelerimi ısıtıyor, yağmursuz
günlerde bolca uçuyordum. Ben mi çok geniştim, dünya mı çok dardı?
Bilir misin azizim, bir şeye çok uzun süre bakarsan onu
görmemeye başlıyorsun. Kesme şekerler, beyaz mermerler, kahverengi binalar,
tedirgin balkonlar, unutmaya çalıştıkça hatırladığım bir avuç toprak… Ve bir
süre sonra en dipsiz kuyunu uçurum sanıyorsun, şehirleri bu yüzden sevemiyorum,
kızma bana.
Ve göçmeye karar verdim. Bu şehirden, bu insanlardan, en çokta
kendimden. Daha kavuşamadan son bir kez sarılmayı dilemek gibiydi gölgem ve hep
teğet geçiyordu meridyenleri kanatlarım. Yalnız olmak istemediğimi fark etmek
uzun zamanımı almadı. Gördüğüm ilk kuşun yanında buldum kendimi.
“Merhaba.”
Önce tedirgince süzdü beni. Cevap vermekle vermemek arasında
kalır gibi olurken konuşmayı seçti.
“Merhaba.” İki saniye sonra tekrar konuştu. “Tanışıyor
muyuz?”
“Hayır” dedim nazik olmaya çalışarak. “Sadece kayboldum. Göç
ne zaman?”
Sözlerimdeki doğruluk payını gözlerimde araması uzun
sürmedi. İnanmış olacak ki “15 güne, en fazla 20” dedi.
“Katılabilir miyim?” diye sordum. “Acımasız bir sonbaharı
var bu şehrin.”
Çok fazla düşünmeden kabul etti. Ne de olsa bir kuştum işte.
Hüzünlü bir kuş!
Günler birbirine benziyordu ama hepsi farklıydı; kuşlar
gibi… Üç gündür uçuyorduk. Nereye gideceğimizi bilmiyordum. Büyük ihtimalle
sıcaktan kavrulan bir yerdi. Arada bir yağmur yağsa fena olmazdı sanki.
Dinlendiğimiz su kenarlarında fazla oyalanmıyordum. Kendimi
tekrar görürsem işler karışabilirdi. Diğerlerine nasıl bu kadar benzediğimi ve
onlardan nasıl bu kadar farklı olduğumu bir türlü anlayamamıştım. Arada sırada
bazı kuşları gökyüzü balerinine benzetiyor, bocalıyordum. Kiremit saçlı şairi
ise bana hatırlatabilecek tek şey doğan veya batan kırmızı güneşti. Onları
delicesine özlediğimi fark ettikçe evrenin köşesinde elektriği kesilmiş ışıklar
hafifçe cızırdıyordu.
Gerçekten de çok sıcak bir yerdi geldiğimiz yer. Bronz tenli
kadınlar ve uzun boylu adamlar; uğurböcekleri ve çiçekler vardı. Bu dünyadaki
tüm yanlışlara meraklıymışım gibi yine rahat durmuyordum. İki tane yaşlı
denizci, bir tane yaralı mercan çiçeği ve anteni kopmuş bir karıncayla
tanıştım.
Karınca çok geçmeden öldü. Halinden ancak uçamamaktan
kederli kuşların anlayabileceğini söylerdi. Mercan çiçeğiyse gündüzleri esen
meltemle şarkılar söylüyor, geceleri ise susuyordu; kiremit saçlı şair gibi.
Ancak çok geçmeden onu da kaybettim.
Deniz kıyısında küçük bir barakaları olan yaşlı denizcilerse
pek konuşkan değildi. Genellikle gündüzleri mavi sulara açılıyorlar, geceleri
ise ayı ve yıldızları izliyorlardı. Onlardan öğrendiğim bir şey varsa, evrenin
bulmacasının içimizde gizli olduğudur.
Sıkıldın, biliyorum ama az kaldı azizim. Zira benim için de
zaman daralıyor.
Sonrasında yine göçtüm ve yine ve yine… Her yol ağzında
kendime rastlamaktan her ne kadar yorulsam da, yine göçtüm. Ama bir salyangoz kadar
olamadım.
Şimdi yaşlanmış bedenim ve aklımla kırmızı bir çatıda
oturmuş, tozlu zamanın içinde kaybolup giden insanları izliyorum. Bazıları şiir
yazıyor. Fena değiller ama iyi yazanların çoğu ölmüş.
Üşümüyorum, merak etme. Kuşlar üşümezler. Yalnızca boş
zamanlarında ölürler. Ama bu insanlar... Aynı anda hem o kadar az, hem o kadar
çoklar ki gençliğim aklıma geliyor. O kadar kalabalıklar ki kim olduklarını
bilmiyorlar, oysa ben bulmacayı çözeli çok oldu.
Zaman daralıyor. Kış gelsin artık. Mevsimler daha güzel
uçmaktan.
Zaman daralıyor azizim… Güzel kimseler keşfettik. İki harf
arasındaki boşluktayız sanki. Yakın sonsuzluklar, uzak hayaller... Zaman
daralıyor ve çocuklar daha güzel uçmaktan.
Şimdi senden tek bir isteğim var,
Öldüğümde..kanatlarımı bağışlamak.
Yorumlar
Yorum Gönder
Teşekkürler
#SSBL