Tipsiz Kuyu (Fatma Nur Yıldız )

 Kepengini kapatmaya hazırlanan kasabın önünden hızla yürüdüm. Belki de başıyla hafifçe selam vermek için ona bakmamı beklemiştir, kim bilir. Hayır, kimse bilmez. Islak tüylerinin ağırlığından şikâyetçi bir köpek geçiyor yanımdan hızlıca. Ben, bu mahallenin en dibinde, dipsiz bir yerde yaşayan tipsiz bir adamım, beni kimse bilmez.

            Su birikintilerine basmak için özel bir çaba sarf ediyorum. Nedenini söyleyemem. Bende bir ağırlıktan muzdarip, hızlı adımlarla kuyuma doğru ilerliyorum. Bir köpek kadar sırılsıklamım. Sorun değil. Yaşlanmış bir yüz gibi delik deşik kaldırımdaki su birikintileri hiç sorun değil. Daha fazla saklamayacağım, bir şeyden kaçıyorum. Şişş… Susun da koşun hadi!

            Hafif bir rüzgâr, ya da nefesleri ensemde bitiyor bilmiyorum, şapkamı uçuyor. Beni tanıyacaklar! Sorun değil. Beni zaten tanıyorlar. Bir insan daha düşüyor aklıma. Bir dakika durun, kim o? Adamın kapısı çalınıyor birden, dost mu, düşman mı?

            Karanlık ve birbirine dolanmış sonsuz dallarla dolu bahçesi, cesaretsiz çocukların toplarıyla dolu eski bir evin önünden sağa dönüyorum. Hala peşimdeler. Adam, oturduğu köşe minderinden yavaşça kalkıyor, kapıyı açıyor. Heyecandan titriyorum. Elimdeki saman kâğıdı destesi yere düşüyor. Toplayabildiğim kadarını topluyorum. Omzumun üstünden, belli belirsiz arkama bakıyorum. Yaklaştılar, çok yaklaştılar.

            Kapıda bir çocuk, gözlerini parmak uçlarına dikmiş, utangaç… Adam, başıyla hafifçe selam vermek için ona bakmasını bekliyor. Çocuk korkarak aralıyor dudaklarını. “Şey… Topumuz bahçenize kaçtı. Alabilir miyim?” adam hafifçe eğiliyor çocuğun kulağına. Bir yağmur, bir fırtına… Çocuk, bir köpek kadar ıslak, rüzgâr odanın içine kadar dağılıyor. Saman kâğıtları yere düşüyor.

            Elimde kalan kâğıtları koltuğumun altına sıkıştırıyorum. Kapıyı zorluyorum, açılmıyor. Aramızda çok az bir mesafe kaldı. Ağırlığımı iyice veriyorum kapıya. Açılıyor, hafifçe sendeliyorum. Hayır, vakit kaybetmemem gerek. Köşe minderime oturuyorum hızlıca. Yarım yamalak mürekkebe batırdığım kalemimi alıyorum, başlıyorum yazmaya. “Adam…. minder….kapı….utangaç….çocuk….top….”

            Adam, bir şeyler fısıldıyor, çocuğun kulağına. “Kaç!” diyor, “Aramızda çok az bir mesafe kaldı, kaç!” çocuk titreyerek geri doğru bir adım atıyor. Adamın gözleri karanlık, birbirine dolanmış sonsuz dallarla dolu. Çocuk koşmaya başlıyor, su birikintileri sorun değil. Kapıyı zorluyor…

            Elimdeki son saman kâğıdını da doldurdum, etrafıma bakıyorum hızlıca. Yok. Kâğıtları bir kenara topluyorum, açık kahve, alçak masamın üzerine yazmaya başlıyorum. …Kapıyı zorluyor, açılmıyor. Adamla arasında çok az mesafe kaldı. Ağırlığını iyice veriyor kapıya. Açılmıyor. Çocuk korkudan titriyor, elindeki son umudu yere düşüyor.

Toplayabildiği kadarını topluyor.  Omzunun üzerinden belli belirsiz arkasına bakıyor. Yaklaştı, çok yaklaştı…

            Adamın gözlerindeki sarmaşıklar birden uzamaya başlıyor. Gözlerinden dağılan karanlık, kollarından kavrıyor çocuğu. Elindeki son umudu da dolduruyor. Etrafına bakıyor hızlıca. Yok, hiç umut yok. Birden bir ses durduruyor adamı. Bir gıcırtı sesi… Bir kapı veya pencere ardına kadar açılıyor.

            Bir gıcırtı sesi durduruyor beni. Masam siyah kelimelerle dolu... Açık kapıdan bir şeyler bana doğru uzanıyor. Sarmaşıklar uzamaya başlıyor. Bir karanlık, kollarımdan kavrıyor beni. Hikâyenin sonuna geliyoruz. “Hayır” diyor, “Yazacaksın, yazmak zorundasın, hayır!” “Bitti” diyorum, “Artık olmuyor.” Yorgunum, taşımaktan yoruldum, ne varsa indiriyorum sırtımdan kâğıtlara. Bana doğru geliyorlar, daha da fazla yük yığıyorlar sırtıma. Ben çocukken, ilhamın güzel gelen bir şey olduğunu sanırdım. Ve beni usulca masamın üzerine bırakıyorlar.
           
Öğretmen:  Şu mahallenin sonundaki ücra barakada yaşayan adam mı?
Manav: Evet oymuş.
Öğretmen: Tanıyor muydunuz?
Manav: Öyle sağdan soldan duymuşluğum vardır ama görsem tanımam.
(Mahallenin kasabı lafa girer. Sesi sakin ve üzgündür)
Kasap: Dün akşam geç vakitlerde, dükkânı kapatıyorum. Baktım bir adam acele acele yürüyor. Şaşırdım tabi, bu saatte üstelik bu havada… Kimdir nedir bilmem… Buralarda yabancı olmaz bilirsiniz, selam vereyim dedim. Ne kadar acelesi varsa artık yüzüme bile bakmadan gitti.
(Konuşmaları en başından dinleyen kadın sabırsız bir ses tonuyla konuşmaya başlar.)
Mahalleli kadın: He, işte odur. Yoksa kim olacak. Birinden mi kaçıyordu acaba? Birilerini gördünüz mü peşinde?
(Mahallenin yaşlı muhtarı polislerle dolu evden çıkar. Yüzündeki çizgiler gerilmiştir.)
Muhtar: Masasının başında ölmüş adamcağız.
(Muhtar sustuğu anda kendisine merakla bakan mahalleli tarafından soru yağmuruna tutulacağını biliyordu. Tekrar konuşmaya başladı)

-          Bir şeyler yazmış. Kâğıtlara masaya, duvarlara bir şeyler yazmış. Sonra, elleri başının yanında öylece uzanmış masaya. Öylece ölmüş, bu dipsiz kuyuda. 

Yorumlar

Bu Haftanın Çok Okunanları

Féodalité(Kürşad Görgen)

Bir Şairin Savaşı (İzel Kaya)

Ne diyor Fazıl Hüsnü? (Fatma Nur Yıldız)