Yalınayak (Fatma Nur Yıldız)

Tahmin edemeyeceğin kadar çok isterdim. Ne yaşadıysam şu hayatta, seninle yaşanmış olmasını. Cebimde tek kuruş olmadan dolaştığım sokaklardan yine sana sapmayı… Bırak malı mülkü. Elimde avucumda bir tek sen ol isterdim, yıllar önce. Mülkümün sultanı…

            Hatırlar mısın beni? Okulda bir sıra arkanda otururdum. Her sabah senden önce gelebilmek için koşardım evden okula. Kapıda babanın arabasından inişini izlerdim. Ben her gün sana günaydın demek için uyanırdım ama nefes nefese kalır bir türlü konuşamazdım, saklanırdım bir köşeye. Sanki sırf ben sana günaydın diyeyim diye olurdu sabahlar. Sırf senin içindi ne varsa güne, güneşe dair…

            Ödevlerini hep ben yapardım. Böyle bir şey istememiştin benden. Sen benden hiçbir şey istemezdin zaten. Bir ricaya tenezzül etmezdin. Defterlerini getirir masama yığardın. Kimsenin, hatta bizim dahi haberdar olmadığımız bir anlaşma vardı sanki aramızda. Bizim aramızdaki tek şeydi belki bu. Ama ne güzel histi bizden bahsetmek. Sen bilmezdin ‘biz’, ‘ben’in her şeyiydi. Sen yanıma geldiğin an, koşmaya başlardı zaman. Bir göz kırpma süresinde arkanı döner, giderdin. “Ellerinden öper.” derdin. Cevabımı duymazdın hiç. Estağfurullah, o nasıl söz! Senin ellerinin değdiğine kurban olurdum ben. Koşarak uzaklaşırdın benden. Bana gelirken kalbini çıkartır, bir kenara koyardın sanki. Ama ona inat benim kalbim koşardı, dünya koşardı… Bulutlar zamanın arkasından…

            Ve gece olurdu birden. Ben sabaha kadar yorganımın altında ateşler içinde kalırdım. Ağlamaktan üstüm başım sırılsıklam olurdu. Ben uyurken defterlerin hep başucumda dururdu. Ödevlerini bitireceğim diye saatlerce kütüphanede kalmışım, geç gelmişim eve. Bir güzel de dayak yemişim babamdan. Ben yattıktan sonra annem gelirdi, uyur gibi yapardım. Başımı okşar, giderdi sonra.

            Her şeyi unutmaya başladım bu aralar, yaşlandım. Ama mezun olduğumuz o günü bir türlü unutamıyorum. Hani utana sıkıla gelmiştim yanına. “Bir dakika” demiştim, “Dinler misin beni?” Öyle biraz şaşkın, biraz sinirli durmuştun karşımda. Yüz ifaden bıkmıştı şimdiden ve ‘Nerden geldi ki bu şimdi’ der gibi bir halin vardı. Arkadaşların bekliyordu az ötede, aralarında gülüşüyorlardı. Şimdi ben de aynı soruyu soruyorum kendime, nerden gelip dikildim ki karşına öyle? Bir sıra önümde otururdun ama yıllar sürmüştü sana gelmem. Pişman olmam da ayrı yıllar… Yıllar sürmüştün içimde, daha nice yıllar da sürerdin gibi. Ben bitmeden sen de bitmezdin içimde.

            Ne diyordum en son? “Dinler misin beni? Şey, ben… Okulumuz bitti bak, mezun oluyoruz nasıl olsa. Ben senden çok hoşlanıyorum. Benimle evlenir misin?” Gözlerine sonra geleceğiz. Kalbine baktım önce, orda yoktu. Her zamanki gibi bir yerlerde bırakıp gelmiştin. Hep uzak tutardın onu benden. En başından beri bende olduğundan habersiz… Tam karşımda durmuştun, kalbim dayanır mı? O da durmuştu, dünya durmuştu, zaman hemen arasında… Arkadaşların az ötede bekliyordu. Gülmüştün. Aniden bir gül kokusu dolanmıştı etrafımızı. Sanki biraz sonrası bir filmin en güzel sahnesiydi. Ne güzeldin gülerken. Ah, güzeller güzeli… Ah, gül güzeli…  

            “Hem ben iyi bir derece aldım okuldan. Nerede dersen orada iş bulurum. Çokta para kazanırım.” Yine güldün, gül bahçeleri üzerime yıkıldı bu kez. Yüzünü güzelleştirmeyen bir gülümseme vardı şimdi. Bu filmi hiç sevmemiştim ben. “Ben senin gibi bir adamla evlenir miyim hiç? Benim bir ayakkabıma yetmez senin paran.” demiştin.

Gözlerim karardı, ortada kocaman bir ‘SON’ yazısı… Seyirciler çığlık çığlığa, alkış tufan… Arkadaşların az ötede gülüyorlar.

            Ben de senin gibi yaptım. Kalbimi çıkardım, koydum oraya ve koşarak uzaklaştım senden. Sanki aramızda kimsenin, hatta bizim bile haberdar olmadığımız bir anlaşma vardı. Senin kalbin bende atar olmuştu ne zamandır, bense kalbimi sana bağışlamıştım şimdi. Yıllar sürmüştü sana gelmem ama birkaç dakika sonra evdeydim işte. Babamdan dayak yemiş gibiydim. Yorganımın altında ateşler içinde. Annem anlamıştı, anneler hep anlardı zaten.

            Evlenmedin benimle. Adam olmadım mı sanki? Oldum. Hatta baba da oldum. Yıllar sonra, otuzlu yaşlarımda bir kadın çıktı karşıma. “Ben sizden hoşlanıyorum Yılmaz Bey.” dedi. “Bakın, biz genç değiliz öyle eskisi gibi. Ben bir evlilik yaptım, çekmediğim kalmadı. Mutlu olmak istiyorum artık.” Tanıdığım, birlikte çalıştığım bir bayan. On altısında kadın olmanın ağırlığı var üstünde. Her akşam sarhoş bir adamdan dayak yemenin acısı ve tek başına bu koca şehirde ayakta kalmış olmanın haklı gururu…

            “Evlenirim evlenmesine de, benim kalbim yıllar öncesinde kaldı. Bağışlayın beni.” dedim. Anladı. Öyle ince fikirliydi ki çoğu zaman hiç konuşmadan anlardı beni. “Başka da bir şeyim yok. Bir ömrüm var. Allah bilir ne kadar kaldığını. Buyurun o da sizin olsun.” dedim. Masanın üzerinde bir türlü kendine yer bulamayan ellerine dikti gözlerini, gülümsedi. Çok sonra anlattı, on altı yaşına tekrar döndüğünü hissetmiş o an. Gencecik bir kız gibi utanmış.

            Evet, deli gibi koşturmadı kalbimi ama öyle bir ısıttı ki içimi, o an anladım yıllarca buz kestiğimi ben. Çok sonra anlattı. “Çok durgundun.” dedi. “Sanki biri çocukluğunu, gençliğini dondurmuştu. Seni güneşten çok uzağa bırakmışlardı.” Hep şiir gibi konuşurdu böyle. O kadar yakışırdı ki sesine kelimeler… Onunla evlendikten sonra o güzel sesini her an duyabilmek için bir yalan uydurup “Ben öyle hızlı kitap okuyamam. Sevmem de okumayı, gözlerim yoruluyor.” dedim. O günden sonra hep o okudu kitaplarımı bana. Hiç izin vermedim susmasına.

            İşten dönerdim. O benden önce gelmiş, işini gücünü bitirmiş olurdu. Kahvesini alır, koltuğuna kurulurdu. Başlardı okumaya. Ben de dizinin dibine oturur, dinlerdim. Bazen başımı dizine dayar, çocuk gibi ağlardım bazen kahkahalarla güler, yerlere yatardım. “Çocuk gibisin.” derdi hep. Çocuk gibiydim ben, beni o büyüttü. Annemdi o benim, karım, kız kardeşim, çocuklarımın annesi… O benden erken yaşlandı, çabuk tüketti ömrünü. Hep sataşırdı bana, “Bak, senin yüzünden gözlerim bozuldu. Sana kitap okumaktan bu genç yaşta gözlük kullanır oldum.” diye.  O erken öldü benden. Beni de erken tüketti.

            Dediğim gibi olmuştu. Güzel bir işim vardı, iyi bir hayatım. Adam da olmuştum kendi çapımda. Ayakkabılarını hep ben alırdım ona. Çok sonra fark ettim ki ben onunla çok daha zengindim. Ve bu zenginlik kâğıt parçalarıyla ölçülemezdi.

            İş başa düştü, kendi kitaplarımı kendim okuyorum artık. Arada gençler geliyor buraya, bazen onlar okuyor. Sessiz, sakin bir yer burası. Bizim çocuklar yanlarında kalmamı çok istiyorlar ama ben daha rahatım böyle. Günümün dolmasını bekliyorum. Sık sık geliyorlar beni ziyarete. Geçenlerde küçük oğlum geldi buraya. Evleneceği kızı tanıştırdı. Hanım hanımcık, güzel de bir kız. Rızamı almaya gelmişler. “Bir şey soracağım kızım sana.” dedim. “Ayakkabıların ne kadar?” Bir şey anlamadılar tabi. “Bak oğlum, ayakkabısına para yetiremeyeceğin kıza âşık olma.”

             Aşk, yalınayak olmalıydı hâlbuki. Kırıklarla dolu da olsa bir adamın kalbi, kadın gelip yalınayak dans etmeliydi üzerinde. Böylesine korkusuz olmalıydı sevgi. Bir ayakkabının lafını edemeyecek kadar kısa bir yoldu bu birlikte yürünen.

            Velhasıl, kocaman bir ömrü tüketmek üzereyim ben. Servetlerle ölçülmeyecek bir mutluluğum var şimdi.  Üç evladım, ceketimin sol iç cebinde karımın siyah beyaz bir gençlik fotoğrafı, boynumda bir ipe asılı iki alyans… Sen nerelerdesin, ne haldesin bilmiyorum. Ama ne kadar çok zengin olduğumu bilmeni isterdim şimdi. Tahmin edemeyeceğin kadar…

Yorumlar

Bu Haftanın Çok Okunanları

Féodalité(Kürşad Görgen)

Bir Şairin Savaşı (İzel Kaya)

Ne diyor Fazıl Hüsnü? (Fatma Nur Yıldız)