Slovakya (Nisa Demirtaş)
29.09.2016-Saat 6’da Slovakya’nın,
bir hafta boyunca yakından deneyimlediğimiz, soğuk sabahlarından birine uyanıyoruz.
Her gün olduğu gibi, bütün ülkelerin öğrencileri ve koordinatörleriyle
buluştuktan sonra otobüslere binip o günkü program için yola çıkıyoruz.
Gideceğimiz yere yaklaştıkça her yer ağaçlarla dolmaya başlıyor ve bir süre
sonra resmen bir orman yoluna girdiğimizi anlıyorum.
İlk durağımız bir gümüş ve altın madeni.
Stolna Bartolomej, Avrupa’nın en eski madenlerinden biri ve bu gün müze işlevi
görüyor.
Bize bir maden gezisi yapacağımızı
söylediklerinde beklediğimiz şey, bir madenin giriş kısmında oyalanıp rehber
dinlemekti. Yerin neredeyse 60 metre aşağısında kendimizi bulmayı ise hiç mi hiç
hayal etmemiştik. İlk önce madencilerin eskiden yiyip içtikleri ve mola
verdikleri yerde bir tanıtım filmi izliyoruz. Buradan da yağmurluklarımızı ve
baretlerimizi giymeye gidiyoruz. Bütün bir deneyim sanki bizde gerçekten iş
başı yapmaya hazırlanan madencilermişiz hissi uyandırıyor. Her gruptan birer
kişiye el feneri veriliyor.
Madenin girişi az önce bahsettiğim yerde
değil. Öncelikle vadi gibi bir yerden metrelerce aşağı inen merdivenleri
geçmeniz gerekiyor. Burası oldukça yeşillik ve ferah bir yer.
Aşağıya indikçe hava biraz daha soğuyor. Ardından da gri tuğlalı karanlık delik
gözümüze çarpıyor. Girişin üzerinde altın sarısı harflerle Stolna Bartolomej
yazılı. Biz içeri girmeye hazırlanırken rehberimiz gülerek ‘’Önünüzdeki insanı
takip edin ve başka bir yola sapmayın. Cesetleri aramaya Pazar gününe kadar
çıkmıyoruz.’’ diyor.
Maden bir turist deneyimi için çok iyi düzenlenmiş
olsa da benim gibi kısa boylu birinin dahi iki büklüm olarak geçebildiği, kimi
yerlerde kayaların yağmurluğunuza sürtünüp parçalayabileceği kadar daralan
yerlerden geçerken, Cem Karaca’nın o meşhur şarkısı aklıma geliyor.
Klostrofobik birinin sadece görüntüsüne bakıp krize girebileceği bu yerin çok
daha derinlerinde, her günlerinin yarıdan fazlasını geçiren madencileri düşündükçe
içim ürperiyor ve ister istemez Soma’yı hatırlıyorum.
Yağmurluklarımız her geçen saniye biraz daha
ıslanırken, soğuk ve rutubet başımı ağrıtmaya başlıyor. Kimi yerler oldukça
karanlık ve zemin son derece engebeli. Burada önümdeki arkadaşımın elini
tutuyorum. Aşağı indikçe yollar daha da daralıyor. Duvarlar ıslak ve yer yer
bazı kısımlardan durmaksızın sular fışkırıyor. İnsan burada bir yere çarpmaktan
korkuyor. Duvarlarda madenin eski resimleri asılı. Bizim güle oynaya geçtiğimiz
yerlerde iki büklüm, yüzleri kir pas içinde çalışan bir deri bir kemik işçiler
âdeta bizi izliyor.
Yolların genişlediği bir yere geldiğimizde
rehberimiz bize madenciliğin gelişimden bahseden bir konuşma yapıyor. Daha önce
hiç ilgimi çekmeyen bu konu rehberimizin canlı ve esprili anlayışıyla birden
ilgimi çekiyor.
En sona geldiğimizde rehber bizi buraya
kadar indiğimiz için tebrik ediyor. Ardından da yaşadığımız bu baş döndürücü
deneyimden sarhoş bir biçimde geri dönüş yoluna koyuluyoruz.
Maden ocağından çıktıktan sonra kurulmasında
vesile olduğu şehri gezmek üzere yola tekrar dökülüyoruz. Banska Stiavnica bir
UNESCO şehri ve madenin yaklaşık 1 km uzağında. Uzaktan görünüşü ile tam bir Avrupa şehri
olduğunu belli ediyor.
Burada bizi saçları beline kadar uzanan, top
sakalı ve deri bileklikleri ile rehberimiz Miron karşılıyor. Daha görünüşünden
anlaşılacağı gibi metal müzik hayranı olan Miron sadece bir rehber değil.
Türkiye’deki fen ve sosyal bilimler liselerinin karşılığı sayılabilecek
gymasiumlardan birinde tarih öğretmeni. Banska Stiavnica’da büyümüş ve boş
zamanlarında şehrin rehberliğini yapıyor.
İlk önce şehre tepeden bakan bir yerde
kısaca tarihi bilgiler veriliyor. Slovakya’ya giderken karşımıza çıkacağını
bildiğimiz bir unsur işte tam burada karşımıza çıkıyor: Osmanlı Devleti. Viyana
Kuşatmalarının yapıldığı dönemde Türkler bu bölgedeki şehirlere defalarca
saldırmış. Nedeni ise çok açık: daha önce gezdiğimiz madenlerden o dönemde bol
miktarda gümüş ve altın çıkarılıyormuş.
Şehirdeki Novy Zamok yani yeni kale
Osmanlılara karşı bir gözetleme kulesi olarak inşa edilmiş. Bir Türk tehdidi
görüldüğünde bu bölgedeki yedi maden şehri, kulelerin üstünde ateş yakarak,
aynı Yüzüklerin Efendisi’nde anlatıldığı gibi, birbirlerine haber verirlermiş. Hatta
bu kuledeki nöbetçi askerler uyumadıklarını ve görev başında hazır olduklarını
belli etmek için 15 dakikada bir trampet çalarlarmış. Bu gelenek bu gün de
devam ediyor. Halen 15 dakika da bir şehre yayılan trampet sesini
duyabilirsiniz. Sonuç olarak bu kalenin içinde bir Türk Karşıtı Savaşlar müzesi
var. Miron bunları anlatırken arkadaşlarımla birbirimize anlamlı anlamlı
gülümsüyoruz. Rehberimiz de gülerek ‘’Türkler burada, Türkler burada’’diye
bağırıyor.
Şehir gür ağaçlarla kaplı tepelerin
arasındaki vadiye serpiştirilmiş, dik çatılı rengârenk binalarla dolu tipik bir
Orta Avrupa şehri. Tarihi dokusunu yıllar içinde çok iyi korumuş. Slovakya’da
gördüğümüz şehirler içerisinde Komünizm mimarisinden etkilenmeyen tek yer.
Binalar o dönemde biraz zarar görmüş olsalar da yenileme çalışmaları bugün de
devam ediyor.
Nüfusun 10 bin kişi olmasından mütevellit
oldukça sessiz ve sakin. Sanıyorum ki buraya canlılık katan yegâne şey turist
kafileleri. Ancak trafik olmamasına rağmen yollardan geçen oldukça lüks arabaları
görmek benim için şaşırtıcıydı.
Meydanı şehrin ufak yüz ölçümüne göre
oldukça geniş ve ortasında şehrin siluetini belirleyen büyük bir heykel
bulunuyor. Heykelin ismi Kutsal Üçlü Sütunu ve vebadan kurtuluşu simgeliyor.
Heykelin üstünde yedi melek figürü bulunuyor. Bu melekler madencilerin ve
şehrin koruyucuları olarak da anılıyor. Yalnız bu yapıyı Çek Cumhuriyeti’nde
bulunan aynı isimdeki heykelle karıştırmamak lazım.
Tur burada sona eriyor ve Miron ile
vedalaşıp yemek yemek üzere yerel bir restorana gidiyoruz. Burada Slovakya’da
geçirdiğimiz zaman içerisinde sıkça yediğimiz çorbadan içiyoruz. Bu bizdeki
şehriyeli tavuk suyu çorbasının aynısı ve tek farkı içinde kereviz ve havuç
bulunması. Ana yemekte ise bizim grubumuza özel olarak somon balığı, diğer
öğrencilere de kırmızı et servis ediliyor.
Yemekten sonra yürüyerek şehrin diğer
ucundaki otobüslerimize doğru yola koyuluyoruz. Hayatımda gördüğüm en güzel
yerlerden biri olabilecek bu yerin akşam karanlığındaki görüntüsü beni bir kez
daha büyülüyor.
Otobüslerimize bindikten sonra Nove Zamky’ye geri dönüş yolculuğu başlıyor ve biz de günün yorgunluğu ile koltuklarımızda uykuya dalıyoruz.


Yorumlar
Yorum Gönder
Teşekkürler
#SSBL