Dağı Delen Irmak (Mehmet Akif Çırlan)

Kemal Karpat, tüm yaşamı boyunca onu diğer tarihçilerden ayıran niteliklere sahip oldu. O asla geçmişin geçmişte kalacağını düşünmedi. Yakın tarihimizi, geçmişin aydınlatıcı ışığında müşahede etti, geleceğe yönelik çıkarımlarda bulundu. Yaşamını Batı’da sürdürmesine rağmen araştırma sahası hep Doğu oldu. Birçok engelle karşılaştı, ama bunları önüne çıkan dağı delen akarsu misali aşmasını bildi.  Hayatında hep bir sonrasını planladı, asla elindekiyle yetinmedi. Dünyevi kazanımlardan çok insanı manen besleyen ilmi çalışmalarda kazanımlar elde etmeyi amaçladı. Çarpıtılmış tarihe yaşamı boyunca karşı çıktı. Katılımcı (participant) olmaktan ziyade gözlemci (Observer) olarak kalmayı tercih etti, böyleye objektifliğinden taviz vermemeye çalıştı.  Doğduğu topraklardan öğrendiklerini tarih metedolojisi ile harmanladı, insanı merkez alan anlayışından asla vazgeçmedi. Demokrasiye olan inancıyla tanındı, sağ ya da sol ayırt etmeden tüm fikirlerin dogmatik taraflarına karşı çıktı. İdeolojilerin insanının sorgulama yeteneğine vuracağı hasarların hep farkındaydı. Kendi ayaklarının üzerinde durmanın önemine daha küçük yaşlarda haiz oldu, hayat nehrinin akışını değiştirecek kararları hep kendi başına verdi. İslam’ın tasavvufi yorumuyla daha küçük yaşlarda tanıştı, ömrü boyunca bu anlayıştan asla vazgeçmedi. İşte yapıtları yirmiden fazla ülkede yayınlanan bu büyük Türk tarihçisinin ilim dünyasında bu nitelikler etkili oldu. Gelin şimdi Kemal Karpat’ın anlatılarından beni en çok etkileyenleri belirtelim ve onları belirli çizgiler ışığında inceleyelim.
   Karpat, kitapta fikir dünyasını etkileyen en önemli şeylerden birinin Babadağ’da gördüğü halk İslam’ı olduğunu söyler. ‘’Dünyevi İslam, yani dünyayla, yaşananla ilişkiyi kesmemek. Ailemden gördüğüm, muhtemelen Sarı Saltuk etkisiyle o bölgedeki diğer Müslümanlar’da da olan ‘’hakiki, ruhani dine’’ yakın olmak fakat dünyayla da ilgiyi ilişkiyi kesmeden yaşamak düşüncesi. İşte bu tarz bir yaşam, ahireti dünyayla birleştiren bir dünya felsefesine sahip olmama sebep olmuştur’’ Halk İslam’ının öneminden bahseden Karpat, bu anlayışın yaşadığı bölgeye yerleşmesinde Orta Asya’dan göç eden Sarı Saltuk’un büyük rolü olduğundan bahseder. Ona göre Sarı Saltuk, Bektaşilerin dünya görüşünü benimsemiş ve de Orta Asya’nın özgür inanç ortamından çıkıp gelmiştir. Yine kitabın ilerleyen kısımlarında Din ve iman meselelerine dikkat çekmektedir: ‘’Din ile iman arasında büyük fark vardır. Din biçimseldir, iman ise içseldir, ya vardır ya yoktur. İman olmadan dindar olabilirsiniz ama öyle dindarlığın bir faydası yoktur. İmanınız olabilir, dindar olmayabilirsiniz, yani dinin bazı koşullarına uymayabilirsiniz. Ben içiyle dindarım ama çok geniş manada dindarım, ille şu bu kalıplara sokulmuş bir dindar değil’’  Karpat, bu bakış açısını gittiği mecidiye medresesinde kazanmıştır, çocukluğunda gördüğü hoşgörü ortamı mecidiye medresesinde bulunmamaktadır. Babasından öğrendiği geniş çaplı İslam medresede dar dogmatik yapılara indirgenmiştir. Karpat’a göre bu dinin özüne aykırıdır. Aynı şekilde, Romanya’dan Türkiye’ye döndüğünde gördüğü katı laiklik anlayışını vicdanına sığdıramamış, sık sık dönemin yöneticilerine tenkitler getirmiştir. Karpat, dinin siyasallaştırılması konusunda da çeşitli fikirler öne sürmüştür.  Ona göre dini siyasileştiren, devlet olmuştur. Osmanlı tarihinden itibaren bakıldığında ise dinin devlet kontrolüne geçmesi, yani Şeyhülislam’ın padişah’ın kontrolüne girmesi Kanuni dönemine rastlar. Bu teze göre, Şeyhülislam’ın devlet kontrolüne girmesine dönemin bürokrasisi ihtiyaç duymaktadır. Zira toplum değişmektedir, sosyal yapı bozulmaktadır ve eski yöntemler bu toplumu yönetmekte aciz kalmaktadır. İşte bürokrasi, yapacağı değişikliklerde Şeyhülislam’ın desteğine bu yüzden ihtiyaç duymaktadır. Yine o dönemde ortaya çıkan Celali isyanları ve tımar sisteminin bozulmalar göstermesi bu ihtiyacı katmerlendirmiştir. ‘’Laiklik konusunda, Türkiye’de bir dereceye kadar doğru hareket edilmişse de dinin de kendine mahsus serbest bir alanı olduğu kabul edilmemiş, o alan içinde kendisini, kendi kendine idare etmesi, serbest fikirler ileri sürmesi ve buna kimsenin karışmamasını sağlayacak bir otonom saha dine verilmemiştir’’ Karpat’a göre dinin kontrolü devletler için çok önemlidir, zira halkı konsolide etmek için din eşsiz bir araçtır. Ona göre devletler bu ihtiyaca binaen birçok kurum kurmuşlardır.
   Kemal Karpat, Romanya’dan Türkiye’ye dönüşünde kendine bir söz vermiş ve bu söz, yaşamının aktığı akarsu yatağının çerçevesini oluşturmuştur. ‘’Her şeyden evvel doğruyu söyleyeceğim, doğruluktan şaşmayacağım, düşündüğümü ifade etmekten çekinmeyeceğim, yanlış, hatalı, haksız gördüğüm her şeyle mücadele edeceğim. Namuslu bir hayat yaşayacağım’’ Bu söz, Karpat Amerika’ya giderken de, tezini hazırlarken de, New York Üniversitesinde kürsü sahibi olduğunda da aklından çıkmamış, hayatında temel belirleyicilerden olmuştur. Nitekim, daha zengin olma, ün sahibi olma ya da sabit bir hayata sahip olma gibi imkanlara sahipken bunları reddetmesinde ettiği bu yemin etkili olmuştur.
   Kemal Karpat, hayatının çeşitli dönemlerinde ayrımcılık ya da ırkçılık gibi değişik durumlardan da muzdarip olmuştur. Romanya’da Nazi yanlısı Demir Muhafızlar iktidara geldiğinde ya da Romanya’dan Türkiye’ye döndüğünde gördüğü muamele onun demokrasiye olan inancını pekiştirmiş, her türlü faşist yönetimden uzaklaşmasını sağlamıştır. Anavatanda muhacirlere olan bakış açısı, Karpat’ı derin sorgulamalara yöneltmiştir. ‘’Biz nereye gitsek yabancı muamelesi gördük. Romanya’da bizi ’Türk’ diye aşağıladılar, buraya geldik, ’Romanyalısın sen, hakiki Türk değilsin, olamazsın’ dediler. Sadece okulda değil, günlük hayatta da bu tür aşağılamalara ve benzeri birçok şeye maruz kaldık. ‘Siz dışarıdan geldiniz, hakiki Türk değilsiniz. Sizin kanınıza gavur kanı karışmış, hakiki Türk olamazsınız’’ gibi lafları çokça işittim’’ Yine Tan Gazetesinin basılması ve sonrasında gördüğü muamele onu derinden üzmüştür. Tan Gazetesini yakan ekip üniversiteye döndüğünde Karpat’ı sınıfta görür ve onun eyleme katılmayışını ‘’Romanyalı’’ oluşuna bağlar. Halbuki Karpat sadece gözlemci olarak kalmak istemektedir ve Tan Gazetesi’nin başına gelenleri tasvip etmemektedir. Zira görüşü ne olursa olsun kimseyle fikri münakaşa dışında mücadeleye sıcak bakmamaktadır.
   Kemal Karpat, Amerika’ya gitmesinde Türkiye’de gördüğü ayrımcılığın ve de üniversitelerde yeterince ifade özgürlüğünün olmayışının etkili olduğunu söyler. Amerika hakkında okudukları, onu ırk temelli ayrıma maruz kalmayacağı yönünde ümitlendirir. Nispeten ümidi boşa çıkmaz ama Amerika’da siyahilere olan muameleyi gördüğünde bu durumu sorgulamaktan da geri durmaz. Zira Amerika’ya Ay’a ilk insanı gönderdiğinde siyahilerle beyazlar otobüsün aynı kısmında bulunamamaktadır.
   Kemal Karpat, hayatının uzun yıllarını işçi avukatı olarak geçirmek üzere planlarken bu işin onun öğrenme isteğine ters düştüğünün farkına varır ve kararını değiştirir. Onun işçilerle ve sosyalizmle olan irtibatı Karpat’ın demokrasi anlayışında önemli yer tutmaktadır. Bu irtibatın oluşma hikayesi ise hayli ilginçtir. Romanya’dan Türkiye’ye döndüğünde okul masraflarını karşılamak için çalışmak mecburiyetindedir. Zar zor bir şişe cam fabrikasında iş bulur. Bu iş sayesinde işçilerin durumu hakkında fikir edinir. İşçiler perişan haldedirler, çoğu köyden kente göç edenlerdendir. Şehirde yeni bir hayata başlamışlardır ama durumları içler acısıdır. Bu duruma bir de İkinci Dünya Savaşı’nın yokluk ortamı eşlik edince durumun vehameti artmaktadır. ‘’ Sonradan okuduğum sınıf meselelerine ait yazılarla, proleterya, sanayi işçisi ve benzeri kavramlarla haşır neşir olunca durumu daha iyi kavramaya başlamıştım. Bilhassa demokrasiyle de yakından ilgilenmeye başlayınca, demokrasinin bir yerde sosyal adalet olduğunu kabul ettim. Evet, bir yerde söz, vicdan, konuşma özgürlüğü vardı ama sen serbest konuşma hakkını verdiğin adamın karnını doyurmazsan o adam az zaman sonra susar. Yani sosyal adaletin olması da son derece önemliydi.’’ Karpat, bu düşünceler ışığında Sendikacılık konusunda fikir sahibi olmaya karar verir. 1947’de çıkan sendikalar kanunu Karpat’a aradığı fırsatı vermektedir zira o dönemde doktora yapmayı kafasına yerleştirmiştir. Tahmin edileceği üzere doktora konusu Sendikalar Kanunu’nun kapsamı ve işlevi hakkındadır. Aynı şekilde, New York Üniversitesi’nde tezini sendikacılık üzerine yazan Karpat, doktora kurlarını tamamladıktan sonra Türkiye’ye dönmüş ve Kemal Sülker’e ait olan İşçi Hakkı gazetesinde yazılar yazmıştır. Hatta, kendi ismini taşımamakla beraber, Karpat’ın tezi kitaplaştırılarak İşçi Hakkı Gazetesiyle birlikte dağıtılmıştır.
   Kemal Karpat, gerek Romanya’da gerekse Türkiye’de karşılaştığı resmi tarihi hep sorgulamış, tarihin dar kalıpsal söylemlere indirgenemeyeceğini belirtmiş ve bu amaç doğrultusunda kendi ilim dünyasında mücadele vermiştir. Romanya’da mecidiye medresesinde eğitim görürken Romen hocaların tarihi kendi milli çıkarları doğrultusunda çarpıttıklarını görmüş, 500 yıllık Osmanlı idaresinin Romen tarihinden silinip atıldığını müşahede etmiştir. Yine aynı şekilde, Türkiye’ye döndüğünde karşılaştığı resmi tarih anlatısının sebep sonuç ilişkisine dayanmadığını fark etmiş, dönemin siyasal durumuna binaen objektiflikten uzaklaşıldığını düşünmüştür.  ‘’Gerek eskiden Romanya’da okuduğum Rumen milli tarihi, gerek bizim milli tarihimiz gerçekçi, herkesi ikna edici bir temele dayanmıyordu. Olayların sıralanması var, olaylar tarih sırasıyla anlatılıyor; bunlar gayet güzel de, benim için önemli olan anlatılan bu tarihin, bugünle ilgisinin ne olduğuydu.’’ Yine Karpat’a göre tarih kişilere indirgendiği zaman gerçeğe ulaşma ihtimali de azalmaktadır. Ona göre, tarihçi dogmatik söylemlerden uzak durmalı, katılımcı olmaktan ziyade gözlemci olarak kalmalıdır. Bu doğrultuda, İstanbul Hukuk Fakültesi’nde Karpat’ın dersine giren Ömer Lütfi Barkan, sebep-sonuç ilişkisine dayanan tarih anlatımıyla Karpat’ı derinden etkilemiştir. ‘’Ömer Lütfi Barkan kanaatimce fikir hayatımızın, tarih anlayışımızın gelişmesinde birinci derecede önemi olan bir kişidir ve öyle değerlendirilmesi gerekmektedir ve ben bunu haddim olmayarak yaptım’’ Ömer Lütfi Barkan, Osmanlı’nın toprak sistemine getirdiği yorumlarla Karpat’ın dikkatini çekmiştir. Ona göre, tımar sisteminin bozulmasıyla birlikte ortaya çıkan toprak ağaları, yani ayanlar, Osmanlı yönetimini reforma zorlamıştır. Toprağın özelleşmesini savunan ayanlara karşı özellikle II. Mahmut döneminde ortaya çıkan devletçi düşünce ayanlarla devlet arasında çatışmalara yol açmıştır. Devlet’in her zaman otoritesini korumak istediği düşünülürse bu çatışma normal karşılanmalıdır. Özellikle Cumhuriyet’e geçişle birlikte bu çatışma daha gözle görülür hale gelmiştir. Bu durum, ileride çok partili geçişte etkili olmuştur. ‘’II. Mahmut tek başına devlettir, ‘Devlet için çalışacaksın, benim için çalışacaksın’ der. Eskiden halkın gözünde devlet; din, kültür, tarih vesaire karışımından oluşan bir kavramdı. II. Mahmud bunu kişiyle özdeşleştirmiştir.’’ Karpat göre bu durum Fransa Kralı’nın dediği ‘’L’Etat c’est moi’’ yani ‘’devlet benim’’ sözünde karşılık bulmaktadır.  Devlet kendi bünyesinde eritemediği tüm olgulara karşı cephe almaktadır. Bu durum ise ancak  tam teşekküllü bir demokrasiyle çözüme kavuşturulabilecektir.
   Kemal Karpat, fikir dünyasında ürettiği ürünleri insanlığın hizmetine sunmaya devam ediyor. İnsanlığın temel meselelerine kendine özgü bakış açısıyla getirdiği değerlendirmeler, onu bugün Dünya’nın saygın bilim insanlarından biri haline getiriyor. Bize düşen ise bu akan ırmaktan en iyi şekilde istifade etmek.

Yorumlar

Bu Haftanın Çok Okunanları

Féodalité(Kürşad Görgen)

Bir Şairin Savaşı (İzel Kaya)

Ne diyor Fazıl Hüsnü? (Fatma Nur Yıldız)