Uykuların Doğusu (Hatice Ceren Tırış)

Hasan Ali Toptaş, kendi deyimiyle tam olarak ne yaptığını bilmeyen, bilinç olarak adlandıramayacağımız bir bilinçle ya da bilinçsizlik kılığına bürünmüş uzak bir bilinçle eserlerini kaleme alan bir yazar. “Bir metinde her şey düşünülmüşse, her şey aklın menzilinde olup bitiyorsa o metin sağlıklı bir metin değildir.” diyen Toptaş, romanlarını tasarlamadan yazdığını, ilk cümleyi bulduktan sonra devamının geldiğini, metnin geleceğini metnin içinde düşündüğünü söyler.
 Uykuların doğusu, kısaca dayısının hikâyesini yazmak için masanın başına geçen anlatıcı-yazarın, birçok metni bir araya getirerek oluşturduğu bir kitap. Anlatıcı-Yazar dayısının hikâyesini anlatmak için yola çıkmış olmasına rağmen, “daha sonraki olaylara geçip kelimeden kelimeye seken aklını” kontrol edemez ve bize dayısının hikâyesinin yanı sıra (hatta dayısının hikâyesini bir yana bırakarak) birçok hikâye anlatır. Yani roman, anlatı bakımından Dayı’nın hikâyesi olmamışsa da, anlatış biçimiyle beraber aktarılan hikâyeler bakımından Dayı’nın istediği gibi bir roman olmuştur diyebiliriz.
 İlk sayfayı okumamla beraber, ruhuma tanıdık bir el temas etti. Kitap yarım bir cümleyle başlıyordu. Düşünce akışı ve bu akışın soyutlanma becerisi her kelimede bana kendini belli ederken, kitabı okumaya devam etmemle beraber Hasan Ali Toptaş’ın hikâye anlatıcılığının apayrı bir noktada olduğunu anladım. Bütün o koşuşturma, hengâme ve belirsizlik içinde dilin tüm taşları yerine oturmuş, okunmak için bekliyorlardı.

  Olay kurgusu ise  zor izlenmekle beraber, hayal ile gerçeğin iç içe geçtiği, birbirinde kaybolduğu ve okuyucuyu sıklıkla yanılttığı bir düzen içerisinde kurulmuş. Yani dil bakımından beklentileri olan edebiyat okurunu doyuran ancak olay örgüsüne odaklanmayı seven okuyucuları sıkması mümkün olan bir yapıt.  Bazen “ne” anlatıldığını umursamayıp “nasıl” anlatıldığına o kadar çok yoğunlaştım ki, sayfaları tekrar tekrar okuduğum zamanlar oldu.

  Dilin çok önemli olduğunu düşünmeme karşın olay örgüsü de benim için oldukça önemli bir husus. Ne yazık ki bu hayal ve gerçek, uyku ve uyanıklık münakaşaları içinde heba edilmiş görünüyor. Ayrıca yazar kendini ikinci bir kahraman olarak kitabın içine yerleştirmiş, bu da benim çok tercih etmediğim bir şey. Yazarın romanı unutup kendini anlatması, masanın başında çektiği varoluş azapları…
  Kitabın adına değinecek olursak, ilk başlarda bana oldukça alakasız görünmüştü. Ama sonradan anladım ki;  uyku, nasıl ki dünyevi algılarımızla konumlandırılamayacaksa, -doğu gibi- bu anlatının düzlemi de aynı derecede belirsiz kalacaktır.

  Hasan Ali Toptaş ile arasında özdeşlik kurabileceğimiz Hasanım Ali dışında metindeki bir diğer dikkat çekici karakter de Haydar. Hikâyeye yön verdiğini söyleyebileceğimiz Haydar’ı anlatıcı-yazarın öteki-ben’i olarak yorumlamak mümkündür. Haydar, hikâyenin tıkandığı/durduğu yerde ortaya çıkarak anlatıcı-yazar için bir nevi yol gösterici görevi görür.

  Kitapta en sevdiğim cümlelerden biri sonlara doğru. Yazar dayısını anlatırken “Serseriydi, her gece arkadaşlarıyla içerdi ama eve döndüğünde yatmadan önce mutlaka kitap okurdu.” diyor. Uzun süre boyunca kurguyu kaçırmamak amacıyla sıktığım dişlerim ve ciddi yüzümle okuduğum kitapta, bu cümleye geçince aniden gülümseyip mutlu oldum.

   Devam ettikçe gerilen kaslarıma küçük dokunuşlarla karşılık veren cümleler konuşmaya başladı:
 “Zaten dünya büyük bir şey değildir Hasanım Ali, kimi zaman sevdiğimiz insanın yüzü, kimi zaman hayal edilen bir dokunuşun büyüsü, kimi zaman da kapıldığımız bir hevesin genişliği kadardır”
   Bu cümleler beni büyülemekle beraber, okudukça artan bir yalnızlığı da peşimde sürükledi.
  "Uçsuz bucaksız bir yalnızlığın içinde tuzla buz olan adamcağızın ruhu birazcık toparlanıp kendi kendini tanır hale gelinceye, mızıkanın sesi neredeyse sessizlikle bir, eşyaların görünüşündeki tatlarla bir, ortalıkta gezinen seslerle bir oluncaya kadar sürmüş"

   Bu yalnızlık kendini romanın ana fikrine bıraktığında, büyüyen gözlerimle beraber hafif bir heyecan duydum.
" ...işte bu ova kendisini yazdırmaz hasanım ali, bakarsın, oradaki ağaçlardan biri bilinmeyen bir nedenle kuruyuverir de biz ağacı yazıyoruz diye tutar ovayı yazarız..."

  Devamında sayfalarda yer eden imgelemeler beni yazara hayran bıraktı. Bunlardan birkaçını yazmak gerekirse;
“ yeryüzündeki konuşmaların ağırlığından oluşmuşa benzeyen her biri birbirinden lezzetli virgüllerle yerli yerline oturmuş noktalar…”
“ hemen oracıkmış gibi gözükürken ulaşılmaz ve anlaşılmaz bir uzaklığın ötesi…”
“ bütün seslerini giyinip kuşanmış da, tıpkı gövdesi gözükmeyen sinsi bir canavar gibi, şehir…”
Kitabın son cümlesini okuduğumdaysa, ani ve ruhsal bir şaşkınlıkla doldum, sonra hemen ilk sayfayı yeniden açtım, ilk cümleyi bir kez daha okudum ve belki de hayatımda ilk kez bir kitabı bitirdikten sonraki beş saniye içinde yeniden okuma isteği ile dolup taştım.
“bir gölge gibi, masaya doğru yeniden yürüdüm” cümlesiyle başlayan roman “Sonra, dayımın hikâyesini yazabilmek için kalktım, sendeleye sendeleye, ürkek” cümlesiyle sona erdi.. Bu iki yarım cümleyi birleştirdiğimde ise bu cümlelerin birbirlerinin devamı olduklarını gördüm.


  Dolayısıyla hikâye bittiği yerden tekrar başladı.  Sonuç olarak, Bu kurgusuyla roman bir daire meydana getiriyor ve hikâye döngüsel bir zaman içinde anlatılıyor… Ortası, başı, sonu olmayan hikâye sonsuzluğa kapılarını açan bir yazarın elinden çıkmış, harika bir anlatı.

Yorumlar

Bu Haftanın Çok Okunanları

Féodalité(Kürşad Görgen)

Bir Şairin Savaşı (İzel Kaya)

Ne diyor Fazıl Hüsnü? (Fatma Nur Yıldız)